Kategori: Yargıtay Kararları Kategori

Estetik Ameliyat Yargıtay Kararları

Meme Estetiği Hatası İle İlgili Yargıtay Kararı

Davacı vekili, müvekkili ile davalı doktor arasında 01.02.2013 tarihinde göğüs estetiği (göğüs büyütme) ameliyatı konusunda yapılan görüşme sonucu estetik müdahaleye karar verildiğini, bu aşamada hiçbir ölçüm yapmadan fotoğraf çekimi yapılmadan ve ayrıntılar sorulmadan sadece 300 cc yuvarlak silikon kullanılacağı ve bunun da 85 bedene tekabül edeceği bununla sorunun giderileceği, bedelinin de 5.000,00 TL olduğunu açıklayıp, bunların yanında vücudundan yağ alınarak göz kapağını ve alnını doldurup, bunun ileri yaşlarda kendisini daha iyi hissetmesine yol açacağını, bu işler için de 2.500,00 TL olmak üzere toplam 7.500,00 TL’ye anlaştıklarını, 2.000,00 TL kaparo istediğini, yapılan anlaşma ile 08.02.2013 tarihinde yapılan ameliyat sonrasında sol göğsünde aşırı bir şişlik ve göğüs uçlarında sarkma, aşağı doğru eğilim, aynı zamanda yüzüne yapılan dolgu ve aşırı şişlik nedeniyle de yüzünün tanınmaz hale geldiğini, davalı doktorun yapılan görüşmede müvekkiline 300 cc olması gerekirken 260 cc uyguladığını söylediğini, göğüs şekillerinin simetrik olmadığını, uçlarının aşağı sarktığını, sol göğsün aşırı şiş olması nedeniyle tekrar ameliyat gerektiğini, 2. ameliyatın 11 gün sonra yapıldığını, sonuçlarının ilk ameliyata göre daha vahim sonuçlar doğurduğunu, göğüsleri arasında 4-5 parmak boşluk kaldığını, koltuk altına yeni kesiler açtığını, bu kesilerin yanlış yerden açılması nedeniyle silikonların koltuk altına denk geldiğini ve yana dönüp uyumasının mümkün olmadığını, davalının bu ayıplı eylemi nedeniyle müvekkilinin en az 2 kez daha ameliyat olması ve bu ameliyatlar için 6’şar ay beklemesi gerektiğini, bu yapılacak ameliyatların davalının yanlış kesileri nedeniyle çözüm olamayacağının bilindiğini, ödeme gücü de bulunmadığını, yapılması gerekecek yeni ameliyat ve masraflarının maddi tazminat talepleri içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini, yine davalı ile botoks uygulaması yönünde herhangi bir anlaşma bulunmamasına rağmen davalının vermiş olduğu faturalardan her iki ameliyatta da botoks uyguladığının anlaşıldığını, bu nedenlerle fazlaya ilişkin haklarının saklı kalmak kaydıyla 5.000,00 TL maddi ve 100.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiş, 08.01.2014 tarihli dilekçesiyle de, maddi tazminat istemini 4.500,00 TL ameliyat ve hastane masrafları, 500,00 TL’de çalışılamayan süre nedeniyle gelir kaybı olduğunu açıklamıştır.

Davalı vekili ise, gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerin tamamının davacının bilgisi ve onamı dahilinde gerçekleştirildiğini, her iki müdahalenin de olumlu ve olumsuz yönlerinin tamamının anlatıldığını, davacının talep ettiği gibi 260 cc ölçüsündeki silikon protezlerin göğsüne yerleştirildiğini, ameliyatın son derece başarılı geçtiğini, daha sonra göğüslerine 300 cc ölçüsündeki silikon protez katılmasının talep ettiğini, ilk tıbbi müdahalenin başarılı sonuç vermesine rağmen bu talebi üzerine ayrıntılı onam formu aldığını ve bu operasyonun da kendi istemi ile gerçekleştirildiğini, bu ameliyat sonrasında da psikolojisini rahatlatamadığını, kalitesiz silikon kullanmadığını, dünyaca bilinen “Allergan” marka protez kullanıldığını, göğüs uçlarıyla ilgili herhangi bir müdahalesinin bulunmadığını, iki meme arasındaki genişlik ameliyat öncesindeki gibi olduğunu, maksimum 0,5-1 cm arasında değişikliğe uğradığını, silikon protezin kas altında cep hazırlanırken kasın göğüs kemiğine (sternum) liflerin fazla zorlanamayacağını, davacı tarafın iddialarının tıp literatürü ile bağdaşmadığını, müvekkilinin kusursuz olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu’nun vermiş olduğu 05.11.2014 tarihli raporuyla yapılan muayeneye göre her iki meme altında yaklaşık 5 cm’lik yara nedbe izlerinin meme büyütme yara insizasyonlarına bağlı olduğunun anlaşıldığı, her iki meme arasındaki hafif asimetrinin meme büyütme operasyonu sonrası beklenen bir komplikasyonu olduğu ve her iki memede yana kaymanın da protezin yer değiştirmesine bağlı her türlü özene rağmen oluşabilen, herhangi bir tıbbi ihmâl ve kusura izafe edilemeyen komplikasyon olarak nitelendirildiği, söz konusu durumun sekonder müdahalelerle düzeltilebileceği cihetle davalı hekime atfı kabil bir kusur tespit edilemediğinin bildirildiği, bu rapora itiraz üzerine alınan öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi kurulun 09.10.2015 tarihli raporunda da aynı görüşle hekimin kusurlu bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Mahkemece hükme esas alınan raporların dosya kapsamı ile bağdaştığı söylenemez. Şöyle ki, taraflar arasında sözleşmenin kurulduğu tarih itibariyle yürürlükte bulunan 6098 sayılı TBK’nın 470 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi bulunduğu uyuşmazlık konusu değildir. Sözleşme ile davacıya estetik müdahalelerde bulunulması kararlaştırılmıştır. Davacı ile davalı arasındaki sözleşmenin niteliği itibariyle hekim ile hasta arasında tedaviye ilişkin sözleşmeden farklı olduğu ve eser sözleşmesi hükümlerinin uygulanması gerektiği anlaşılmaktadır. Eser sözleşmesini düzenleyen TBK’nın 470. maddesi uyarınca yüklenicinin edimi bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin edimi ise, karşılığında bedel ödemeyi üstlenmesidir. Eser sözleşmesinin niteliği gereği yüklenici sonucu garanti etmektedir. Davacı, göğüslerinin büyütülmesi ve göz kapağı için estetik gayeyle davalıya başvurmuş olduğuna göre, estetik ameliyat yapılmak suretiyle istenilen ve kararlaştırılan amaca uygun güzel bir görünüm sağlanmasının taraflar arasındaki eser sözleşmesinin konusu olduğu açıktır. Burada sözleşme yapılmasının nedeni belli bir sonucun ortaya çıkmasıdır. Eser yüklenicinin sanat ve becerisini gerektiren bir emek sarfı ile gerçekleşen sonuç olup, yüklenici eseri iş sahibinin yararına olacak şekilde ve ona hiçbir zarar vermeden meydana getirmek yükümlülüğü altındadır.

Diğer yandan yüklenicinin borçları TBK’nın 471. maddesinde düzenlenmiş olup, (1) Yüklenici, üstlendiği edimleri iş sahibinin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle ifa etmek zorundadır. (2) Yüklenicinin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alandaki işleri üstlenen basiretli bir yüklenicinin göstermesi gereken mesleki ve teknik kurallara uygun davranışı esas alınır. Denilmiş olup, Yüklenici olan hekimin de bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere edimini sadakat ve özenle ifa etmek yükümlülüğü bulunmaktadır. Yüklenicinin özen borcundan doğan sorumluluğunda benzer alanlardaki işleri üstlenen basiretli bir yüklenicinin göstermesi gereken mesleki ve teknik kuralların esas alınacağı da açıklanmıştır.

Yine eser sözleşmesinin niteliği gereği yüklenici sonucu garanti etmiş sayılmalıdır. Komplikasyonlarda ise aydınlatma yükümlülüğü ve komplikasyon yönetiminin doğru yapılması yine yüklenicinin (hekimin) sorumluluğundadır.

Diğer yandan, 04.04.1997 tarihinde imzalanan ve 09.12.2003 tarihinde 25311 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren ve iç hukukumuzun bir parçası haline gelen AVRUPA BİYOTIP SÖZLEŞMESİ 16.03.2004 tarihinde onaylanmış olup, sözleşmenin “Meslek Kurallarına Uyma” başlıklı 4. maddesinde, “araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” düzenlemesi karşısında, davacıya hastane ortamında tıbbi müdahalede bulunulduğuna göre bu sözleşme hükümleri de esas alınarak uyuşmazlığın çözümü zorunludur. Sözleşmenin 4. maddesinde kastedilen standartın da, tıbbi standart olduğu tartışmasız olup, tıbbi standartlara aykırılık teşhis yada tedavi aşamasında yada müdahale sonrasındaki süreçte noksanlık yada yanlışlık şeklinde gerçekleşebilir. “Tıbbi Standart” hekimin tedavinin amacına ulaşması için gerekli olan ve denenerek ispatlanmış bulunan, hekim tecrübesi ve doğa bilimlerinin o anki ulaştığı düzeyi ifade etmekte olup, denenmiş ve bilinen temel meslek kurallarıdır. Sözleşmenin eser niteliğindeki estetik müdahalelerde de uygulanacağının kabulü zorunludur. Öte yandan ayrıca 5. maddede, aydınlatılmış rıza alınması zorunluluğu açık bir şekilde düzenlenmiştir.

Öte yandan, davacıya uygulanan işlem tıbbi müdahale olduğu için ve hastane ortamında yapılması nedeniyle yürürlükteki mevzuata göre de hastane kayıtlarının tam olarak tutulması zorunluluğu bulunmakta, hekimin hastadan onamını alma yükümlüğü de bulunmaktadır. Nitekim, 1279 sayılı Yasa’nın 70. maddesi uyarınca ağır tıbbi müdahalelerde hastanın rızasının alınması zorunluluğu da bulunmaktadır. Ayrıca Hususi Hastaneler kanunu uyarınca çıkartılan Hasta Hakları Yönetmeliği’nde de hastane kayıtlarının tam olarak tutulmasına ilişkin 7. ve 16. maddelerinde düzenlemeler bulunmakta olup, hastaya ait kayıtların da noksansız olarak tutulması zorunludur.

Mahkemece alınan Adli Tıp Raporunda, sonuç kısmında, ilk ameliyatta takılan 260 cc’lik meme protezi ve göbekten yağ alınarak göz kapaklarına enjeksiyon uygulamaları yapıldığı, işlem sonrasında yüzünün ve gözünün çok şiştiği operasyondan sonra kişinin göğüs büyüklüğünü yeterli bulmaması üzerine tekrar göğüs ölçülerini büyütmek istediği, ilgili hekimin bu işlem için erken olduğunu söylemesine rağmen kişinin tüm komplikasyonları ilgili hekimden dinleyerek ameliyatın yapılmasını istediği yazılı onam olarak belirtildiği, her iki göğsüne 300 cc’lik allergan jel protezin takıldığı, kişinin her iki göğüs araladığının geniş olmasından, yan yatamadığından şikayetçi olduğunu ifade ettiği, kişinin muayenesine her iki meme altında yaklaşık 5 cm’lik yara nedbe izlerinin meme büyütme yara inzisyonlarına bağlı olduğunun anlaşıldığı, her iki meme arasındaki hafif asimetrinin meme büyütme operasyonu sonrası beklenen bir komplikasyonu olduğu ve her iki memede yana kaymanın da protezin yer değiştirmesine bağlı her türlü özene rağmen oluşabilen herhangi bir ihmal ve kusur izafe edilemeyen komplikasyon olarak nitelendirildiği, söz konusu durumun sekonder müdahalelerle düzeltilebileceğinden bahisle kusur bulunmadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir.

Somut olay değerlendirildiğinde, davacıya yapılan estetik müdahalenin sonucu itibariyle iş sahibi yararına sonuç vermediği gibi, 1. operasyon öncesi onamda aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediği ve kayıtların tam olarak tutulmadığı, eser sözleşmesi niteliği gereğince yüklenicinin edimini tam olarak yerine getirdiğinden söz edilemeyeceği ve kusurlu bulunduğu, komplikasyon konusunda aydınlatılmanın yetersiz olduğu gibi, komplikasyon yönetiminin de yeterli olmadığı dosya kapsamı ile anlaşıldığından, Adli Tıp Kurumu’nun yeterli gerekçe içermeyen raporuna dayanılması ve bu raporun tekrarı mahiyetindeki 2. rapor da gözetilerek karar verilmesi hatalı olmuştur.

Bu nedenlerle mahkemece yapılacak iş, davalı hekimin kusurlu olduğu gözetilerek davacının istek kalemleri değerlendirilerek eserin kabule icbar edilemeyecek derecede ayıplı olmamakla birlikte adli tıp raporunda belirtilen müdahalelerin neler olduğu ve tür ameliyatlarla ve ne miktarda giderilebileceği konusunda rapor alınıp, davacının gelir kaybı ve manevi tazminatla ilgili istek kalemleri de değerlendirilip, hasıl olacak sonuca uygun bir karar vermekten ibarettir.

Karar bu nedenlerle bozulmalıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMAMSINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 03.07.2018 gününde oybirliği ile karar verildi.

Kira Depozito İadesi Yargıtay Kararı

Kira Depozito İadesi Yargıtay Kararları

1-) Mahkemece ihtarnameler ve tebliğ evrakları getirtilip, taraf delilleri toplanarak mahallinde konusunda uzman bilirkişi marifetiyle keşif yapılarak, davalının hasar yönünden sunduğu delillerin toplanması ve kira sözleşmesi gereğince taşınmazın tam ve eksiksiz teslimi halinde depozitonun iade edileceği kararlaştırılmış olduğundan inceleme yapılarak sonucuna göre varsa hasar bedeli tespit edilip davacının depozito alacağından mahsubu ile kalan alacak yönünden karar verilmesi gerekir. 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/5375 E. , 2019/1243 K.

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı, dava dilekçesinde özetle; 01/08/2004 tarihli kira sözleşmesi ile kiraladığı taşınmazı tahliye ettiğini, anahtar tesliminin de noter marifetiyle yapıldığını, davalılara kira başlangıcında 2800 USD depozito bedeli ödendiğini, kiralananın tam ve eksiksiz olarak teslim edilmesine rağmen depozito bedelinin iade edilmemesi üzerine davalılar aleyhine icra takibi başlatıldığını, davalıların takibe itiraz ettiğini, mecurun tam ve eksiksiz teslim edildiğinin ve faydalı tamiratların yapıldığının yargılama ile ispat edileceğini belirterek itirazın iptaline ve icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar, cevap dilekçesinde özetle; taşınmazın davacıya işyeri olarak kiraya verildiğini, davacının gönderdiği ihtarname ile kira sözleşmesini yenilemeyeceğini bildirdiğini ve 2800 USD’nin iadesini talep ettiğini, davacıya ihtarname ile kiraya konu taşınmazın eksikliklerinin ve hasarlarının giderilmesi ile eksik yatan kira bedellerinin de tamamlanması durumunda depozitonun tamamının iade edileceğinin bildirildiğini, eksik kira bedelleri için davacı aleyhine takip başlatıldığını, davacının kısmi ödeme yaparak bir kısım alacağa itiraz ettiğini, taşınmaz hasarının depozitodan dahi yüksek olduğunu belirterek davanın reddini ve kötüniyet tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir.
Mahkemece, davalının ayrı bir dava ile hasar ve hor kullanım tespit edilip kesinleşmedikçe depozito bedeline ilişkin olarak icrada alacak talebinde bulunup takas mahsup iddiasını öne süremeyeceği, davada öyle bir tespit olmadığı, takas mahsup yapılması için kesinleşmiş iki alacağın olması gerektiği ve bunu icra mahkemelerinin yapacağı, davada kesinleşmiş iki alacak olmayıp davacının kiralama sırasında kiralayana verdiği 2.800 USD’nin ihtilafsız olduğu ve bu durumda verilen depozitonun kiracıya iade edilmesi gerektiği, takipten evvel yapılan faiz hesaplamasının takipten sonra yapılması gerektiğinden
faiz alacağına ilişkin talebin reddi gerektiği belirtilerek asıl alacağa ilişkin talebin kabulü ile takibin devamına, faiz bakımından ise itirazın iptali talebinin reddine karar verilmiş ve hüküm davalı tarafça temyiz edilmiştir.
Somut uyuşmazlık; depozito bedelinin iadesinin gerekip gerekmediği noktasındadır.
6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 316. maddesi uyarınca kiracı kiralananı tam bir özenle kullanmak ve yine aynı kanunun 334. maddesi gereğince sözleşme sonunda aldığı hali ile kiraya verene teslim etmekle yükümlüdür. Kiracı sözleşmeye uygun olağan kullanma dolayısıyla oluşan eskime ve bozulmalardan sorumlu olmayıp münhasıran kötü kullanım nedeniyle oluşan zarar ve hasardan sorumludur. Davacının kiralananı kullandığı süre ve kullanma amacı gözetildiğinde olağan kullanımdan kaynaklanan yıpranma ve eskimelerin olacağı kuşkusuzdur. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun kiralananın gözden geçirilmesi ve kiracıya bildirme başlıklı 335. maddesinde; “Kiraya veren, geri verme sırasında kiralananın durumunu gözden geçirmek ve kiracının sorumlu olduğu eksiklikleri ve ayıpları ona hemen yazılı olarak bildirmek zorundadır. Bu bildirim yapılmazsa, kiracı her türlü sorumluluktan kurtulur. Ancak, teslim alma sırasında olağan incelemeyle belirlenemeyecek olan eksikliklerin ve ayıpların varlığı hâlinde, kiracının sorumluluğu devam eder. Kiraya veren, bu tür eksiklikleri ve ayıpları belirlediğinde, kiracıya hemen yazılı olarak bildirmek zorundadır.” şeklinde düzenleme bulunmaktadır.
Mahkemece tarafların dayandığı ihtarnamelerin onaylı suretleri ile tebliğlerine ilişkin evraklar getirtilmemiş ön inceleme duruşmasında karar verilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 01.08.2004 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin “hususi şartlar” başlıklı bölümünün 6. maddesi uyarınca davacı tarafça davalı …’a depozito bedeli ödendiği hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu madde gereğince sözleşme süresinin sona ermesinde gayrımenkulün kiracı tarafından tam ve eksiksiz olarak kiraya verene teslim edilmesini müteakip 3 gün içinde depozito kiracıya geri ödenecektir. Ayrıca sözleşmenin ilk sayfasında bina ile birlikte teslim olunan demirbaş ve eşyanın da teslim tesellüm tutanağında belirtildiği ifade edilmiştir. Mahkemece ihtarnameler ve tebliğ evrakları getirtilip, taraf delilleri toplanarak mahallinde konusunda uzman bilirkişi marifetiyle keşif yapılarak, davalının hasar yönünden sunduğu delillerin toplanması ve kira sözleşmesi gereğince taşınmazın tam ve eksiksiz teslimi halinde depozitonun iade edileceği kararlaştırılmış olduğundan inceleme yapılarak sonucuna göre varsa hasar bedeli tespit edilip davacının depozito alacağından mahsubu ile kalan alacak yönünden karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile tahkikat aşaması gerektiği gibi yerine getirilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.02.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

2-) Davacı kiralayan tarafından kiracı aleyhine açılan erken tahliye nedeniyle kira paralarının tahsiline ilişkin alacak davası bulunduğuna göre mahkemece kiracının depozitonun iadesi talebinin, kiralayanın erken tahliye nedeniyle açtığı alacak davası ile birlikte değerlendirilip sonucuna göre karar verilmesi gerekir.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2015/3382 E.  ,  2016/1220 K.

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı itirazın iptali ve alacak davasına dair karar, davacı-karşı davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Asıl dava, davacı kiracı tarafından kiralayan aleyhine açılan 6.000 USD depozito bedelinin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine, birleşen…2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2009/226 Esas sayılı dava,davacı kiralayan tarafından davalı kiracı aleyhine açılan kiracının erken tahliyesi nedeniyle dönem sonuna kadarki 8 aylık toplam 80.000 TL kira parasının tahsili istemine, birleşen …2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/227 Esas sayılı dava, davacı kiralayan tarafından davalı kiracı aleyhine açılan kiralanana imar ve sözleşmeye aykırı olarak yapılan imalatların eski hale getirilmesi bedeli ve tamir süresi kira parasından oluşan toplam 43.972,40 TL alacağın tahsili istemine, birleşen …2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/227 Esas sayılı davada, davalı kiracı tarafından davacı kiralayan aleyhine açılan karşı dava, kiralanana yapılan faydalı ve zorunlu masraflar bedeli 7.000 TL’nin tahsili istemlerine ilişkindir. Mahkemenin tüm davaların reddine ilişkin ilk kararın temyizi üzerine Dairemizin 25.02.2014 tarihli bozma ilamı ile birleşen …2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/227 Esas sayılı dava ve bu davada açılan karşı davanın reddine ilişkin hükümlerin onanmasına, asıl ve birleşen …2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/226 Esas sayılı davaların reddine ilişkin hükümlerin bozulmasına karar verilmiş, mahkemece Dairemizin bozma ilamına uyularak verilen 25.12.2014 tarihli son kararda, asıl davanın reddine, birleşen …2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/226 Esas sayılı dosyasında davanın kısmen kabulüne, 30.000 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi üzerine hüküm asıl davada davacı, birleşen davada davalı kiracı şirket vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına ve takdirde de bir isabetsizlik bulunmamasına göre birleşen …2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/226 Esas sayılı davada verilen hükme davalı kiracı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir.
2-Asıl davanın reddine ilişkin hükme yönelik davacı kiracı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;
Davacı kiracı vekili,davalıya ait taşınmazda 01.06.2002 başlangıç tarihli ve 5 yıl süreli kira sözleşmesi ile kiracı olduğunu, kira sözleşmesi gereğince davalı kiralayana 6.000 USD depozito ödendiğini, kira sözleşmesinin 18.11.2008 tarihinde feshedilip taşınmazın tahliye edilmesine ve anahtarın tevdi mahalli dosyasına teslim edilmesine rağmen davalı kiralayanın depozito bedelini iade etmemesi üzerine tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali isteminde bulunmuştur. Davalı vekili asıl davada cevap dilekçesi vermemiş, mahkemece depozitonun iadesinin istenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Taraflar arasında düzenlenen 01.06.2002 başlangıç tarihli ve 5 yıl süreli ilk kira sözleşmesinin 7.maddesinde “…kiracıdan 4000 Amerikan Dolar’ı depozito alındığı,kiracının işyerini ikinci yıldan sonra tahliye etmesi durumunda herhangi bir hasar, zarar, ziyan ve herhangi bir borç yok ise depozitonun kiracıya iade edileceği…” kararlaştırılmıştır. Taraflar arasında düzenlenen 01.06.2007 başlangıç tarihli ve 3 yıl süreli ikinci kira sözleşmesinin 7.maddesinde “…6.000 Amerikan Doları depozito verileceği, tahliye halinde mal sahibine herhangi bir borç yok ise depozitonun ayneni iade edileceği…” kararlaştırılmıştır. Davacı kiracının depozito verdiği hususunda uyuşmazlık bulunmadığına göre, kiralananın yargılama sırasında dava dışı 3.kişiye satılmış olması davacı kiracının davalı kiralayandan (eski malik) depozitonun iadesini istemesine engel değildir. Mahkemece uyulmasına karar verilen Dairemizin bozma ilamında “…taraflar arasındaki her iki sözleşmede de depozitonun kiracının herhangi bir borcunun olmaması halinde iade edileceği kararlaştırıldığına ve birleşen …2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/226 Esas sayılı dosyasında da davacı kiralayan tarafından kiracı aleyhine açılan erken tahliye nedeniyle kira paralarının tahsiline ilişkin alacak davası bulunduğuna göre mahkemece kiracının depozitonun iadesi talebinin, kiralayanın erken tahliye nedeniyle açtığı alacak davası ile birlikte değerlendirilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçelerle istemin reddine karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiş, mahkemece, davacı kiracı şirketin kiralayana borçlu olması nedeni ile depozito bedelini isteyemeyeceği gerekçesiyle depozito bedeline ilişkin davanın reddine karar verilmiş ise de, kiralayan taraf kiracıdan olan alacağını hüküm altına aldırmış olmakla ve davadan sonra kiralayan tarafından açılan alacak davası nedeniyle takas-mahsup talebinde de bulunulmadığına göre davacı kiracının depozito bedeline ilişkin itirazın iptali davasının (asıl davanın) kabulü gerekirken yazılı gerekçe ile asıl davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.
Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.
SONUÇ;Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle birleşen …2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/226 Esas sayılı davadaki hükmün ONANMASINA, 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle asıl davada verilen hükmün BOZULMASINA ve onanan kısım için aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenden alınmasına 23.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

3-) Kira sözleşmesinde depozito bedelinin ödendiği belirtilmemiş ise de; davalı vekilinin depozitonun ödenmediğine ilişkin bir savunması yoktur. Davacı depozito tutarının banka hesabına ödendiğini iddia etmiş olmasına göre, bu durumda banka kayıtları getirtilerek depozito bedelinin ödenip ödenmediği üzerinde durularak sonucuna göre karar verilmesi gerekir.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2016/3311 E.  ,  2016/3420 K.

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı itirazın iptali davasına dair karar, davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Dava, kiracı tarafından davalı kiralayana ödenen kira bedeli, depozito, taşınma masrafı ve tespit masrafı alacağının tahsili istemiyle yapılan takibe vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı kiracı vekili;Müvekkilinin davalıya ait taşınmazı kiralaması sonrası taşınmazdaki parkelerde kurtlanmalar olduğunun anlaşılması üzerine taşınmazda yapılan tespit ile taşınmazın insan sağlığı için uygun olmadığından taşınmazı zorunlu sebeplerden dolayı tahliye ettiğini, taşınmazdaki gizli ayıp nedeniyle, davalıya ödenen 1.250 TL kira bedeli, 2300 TL taşınma masrafı, 1.047 TL tespit ve noter masrafı, kira akdi ile birlikte davalıya ödenen 1.000 Dolar tutarındaki depozitonun iade edilmediğini, iadesi için yapılan icra takibine de itiraz edildiğini belirterek itirazın iptaline ve alacağın %40’ı oranında icra tazminatının tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili ise ayıbın giderilmesi için herhangi bir ihtar yapılmadığı gibi taşınmaza verilen zararlar olduğu ve ödenmeyen kira bedelleri olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece ayıbın giderilmesi için ihtar yapılmadığından ve depozito bedelinin davacı kiracı tarafından ödendiğinin ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
1-Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına ve takdirde de bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2-Davacı vekilinin depozito bedeline ilişkin hükme yönelik temyiz itirazlarına gelince: Taraflar arasında 01.11.2011 tarihli 1yıl süreli kira sözleşmesi hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesinin 8. maddesinde, 1.000 Dolar depozitonun kiralayanın hesabına ödeneceği, düzenlemesi yer almaktadır. Davalı tarafından taşınmaz tahliye edilerek taşınmazın anahtarı 09.01.2012 tarihinde davacıya teslim edilmiştir.
Her ne kadar kira sözleşmesinde depozito bedelinin ödendiği belirtilmemiş ise de; davalı vekilinin depozitonun ödenmediğine ilişkin bir savunması yoktur. Davacı depozito tutarının banka hesabına ödendiğini iddia etmiş olmasına göre, bu durumda banka kayıtları getirtilerek depozito bedelinin ödenip ödenmediği üzerinde durularak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.

SONUÇ: Yukarıda 2.bentte açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA ve istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 26/04/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bilişim Sistemlerinin Kullanılması Suretiyle Hırsızlık Yargıtay Kararı

Bilişim Suçları Yargıtay Kararları

1-) Sanığın, kontör satış işiyle uğraşan kişinin internet sayfasındaki şifreyi kırarak ele geçirmesi ve birden fazla numaraya kontör göndermesi zincirleme şekilde bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle hırsızlık suçunu oluşturur. 

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 2019/9478 E. , 2020/15892 K.

Bu açıklamalar ışığında oluşa ve tüm dosya kapsamına göre; şikayetçinin internet üzerinden Vodafone hattına ait kontör satış işiyle uğraştığı, olay tarihinde sanığın şikayetçinin internet sayfasındaki şifresini kırarak ele geçirdiği 121,96 TL’lik kontörü babasının adına kayıtlı ancak kendisinin kullandığı … nolu GSM hattına ve 150 TL’lik kontörü ise … nolu GSM hattına gönderdiği anlaşılan somut olayda; sanığın eyleminin telefonun kullanılması için gerekli olup ekonomik bir değer ifade eden, ancak bedeli karşılığında alınabilen ve sistemde veri ile temsil edilen kontörü telefona aktarıp kullanması şeklinde gerçekleştiği, bu işlem nedeniyle bilişim sisteminin doğru ve işlevine uygun olarak çalışmasına engel bir durumun da meydana gelmediği, katılanın rızasına aykırı olarak malvarlığında azalmaya neden olunduğu; başka bir anlatımla sanığın amaç ve kastının var olan veriyi başka bir yere göndermekten ziyade, bu verinin temsil ettiği ve ekonomik bir değeri olan, ancak bir bedel ödemek suretiyle alınabilecek olan kontörleri alarak mal edinmeye yönelik olduğunun anlaşılması karşısında; sanığın eyleminin zincirleme şekilde TCK.nın 142/2-e, 43. madde ve fıkrasında düzenlenen ”zincirleme şekilde bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle hırsızlık” suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde, TCK.nın 244/4. maddesi uyarınca mahkumiyet hükmü kurulması,
Yasaya aykırı, sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nın 321 ve 326/son maddeleri gereğince ceza miktar yönünden kazanılmış hakkı saklı kalmak kaydıyla BOZULMASINA, 23.09.2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

2-) Mağdurun banka hesabına internet vasıtasıyla bilgisi dışında para havalesi yapılması ve paranın çekilmesi durumunda TCK 142/2-e maddesindeki bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle hırsızlık suçu oluşur. 

Yargıtay 15. Ceza Dairesi 2014/17714 E. , 2014/17822 K.

Somut olayda; müştekinin… Bankası Küçükevler şubesinde bulunan banka hesabına internet vasıtasıyla Kilis İş Bankası şubesinden bilgisi dışında para havalesi yapıldığı ve aynı gün internet aracılığı ile bu hesaptan da … Sabırlar adına … Bankası şubesine ve… adına İstanbul Bakırköy Çarşı şubesine havaleler yapıldığı,… adına… Bankası şubesine yapılan havalenin sanık tarafından çekildiği ve para havaleleri sonucu müştekinin hesabından 120 TL paranın bilgisi ve rızası dışında çekildiğinin anlaşılmasına göre, müştekiye yönelen hile oluşturacak nitelikte bir hareketin bulunmaması dolayısıyla dolandırıcılık suçunun unsurlarının gerçekleşmediği, eylemin, 5237 sayılı TCK’nun 142/2-e maddesi kapsamında düzenlenen bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle hırsızlık suçunu oluşturmakla sanığın buna göre mahkumiyetine dair mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, bozma üzerine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, 03/11/2014 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

3-) Sahte nüfus cüzdanı ile mağdur adına hesap açtırması ve daha sonra hesapta bulunan parayı başka bir sahte kimlikle banka şubesinden alması olayında “bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle hırsızlık” ve aynı kanunun 204/1. maddesinde düzenlenen “resmi belgede sahtecilik” suçu oluşmuştur. 

Yargıtay 15. Ceza Dairesi 2012/7059 E. , 2013/17369 K.

Somut olayda; sanığın, üzerinde kendi fotoğrafı bulunan ve şikayetçi … adına düzenlenmiş sahte nüfus cüzdanı ile Akbank Ümraniye şubesine başvurarak, bireysel bankacılık hizmetleri sözleşmesi imzalamak suretiyle şikayetçi adına hesap açtırdığı, ertesi gün katılan …’ın Yapı Kredi Bankası Adana şubesinde bulunan 84263596 numaralı hesabına internet üzerinden erişim sağlayarak, hesapta bulunan 11.950 TL’yi EFT yoluyla … adına açtırmış olduğu Akbank Ümraniye şubesindeki hesaba gönderdiği ve parayı aynı gün sahte kimlikle banka şubesinden çektiği anlaşıldığından, sanığın eylemlerinin 5237 sayılı TCK’nın 142/2-e maddesinde düzenlenen “bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle hırsızlık” ve aynı kanunun 204/1. maddesinde düzenlenen “resmi belgede sahtecilik” suçlarını oluşturduğuna yönelik kabul ve uygulamada bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; katılan vekilinin ve sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükümlerin ONANMASINA, 12/11/2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

4-) Sanığın, internet yoluyla müştekinin banka hesabından kendi hesabına 1.175 TL havale etmekten ibaret eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 142/2-e madddesinde düzenlenen bilişim sisteminin kullanılması suretiyle hırsızlık suçunu oluşturur. 

Yargıtay 15. Ceza Dairesi 2012/9298 E. , 2014/3105 K.

Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
Failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu, TCK’nın 158/1-f maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesinde de; “Dolandırıcılık suçunun, bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi de, birinci fıkranın (f) bendinde bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının, özellikle bu kurum ve kuruluşları temsil edenlerin, kurum ve kuruluşları adına hareket eden kişilerin, başkalarını kolaylıkla aldatabilmeleri bir güven kurumu olan bu kuruma güvenin sarsılması bu kurumların araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu, nitelikli hâl saymıştır.
Bilişim sisteminin aldatılmasından söz edilemeyeceği için,ancak bu sistemin araç olarak kullanılarak bir insanın aldatılması yani dolandırılması halinde bu bendin uygulanması mümkündür.Aksi halde yani sisteme girilerek bir kişi aldatılmayıp sistemden yararlanılarak çıkar sağlanmışsa bilişim suçu veya bilişim sistemi kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunun oluşması söz konusu olacaktır.
Bilişim sisteminden maksat, verileri toplayıp, yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tâbi tutma olanağını veren manyetik sistemlerdir. Günümüzde bilişim sistemleri ile sesli-görüntülü haberleşme, elektronik imzanın kabulü,yeni ticari ilişkiler, internet bankacılığı hizmeti ile para transferleri ve bunlar gibi pek çok yenilik toplumsal hayata girmiş, bilişim gerek iş gerekse günlük hayatta vazgeçilemeyecek kadar önemli bir noktaya ulaşmış, bilişim teknolojileri daha hızlı ve ucuz bir nitelik arz etmesi nedeniyle, klasik yöntemlere nazaran daha fazla tercih edilir duruma gelmiştir. Bu sistemlerin güvenle kullanılması, aynı anda hızlı ve kolayca birçok kişi tarafından ulaşılması ve diğer taraftaki failin kontrol imkanını azaltması nedeniyle nitelikli hal sayılmıştır.
Banka ya da kredi kurumlarının araç olarak kullanıldığından söz edilebilmesi için, dolandırıcılık fiili gerçekleştirilirken bankaların olağan faaliyetlerinden ya da bu faaliyeti yürüten sujelerden hileli araçlar kullanılarak yararlanılması veya banka ve kredi kurumlarının olağan faaliyetleri nedeniyle üretmiş oldukları maddi varlıkların suçta araç olarak kullanılarak haksız çıkarın elde edilmesi gerekir. Bankaların, ödeme aracı olarak kullanılması halinde bu fıkra uygulanamayacaktır.
Somut olayda;
Sanığın, internet yoluyla müştekinin banka hesabından kendi hesabına 1.175 TL havale etmekten ibaret eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 142/2-e madddesinde düzenlenen bilişim sisteminin kullanılması suretiyle hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde nitelikli dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması,
Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK ‘nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 19.02.2014 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu Yargıtay Kararları

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Beraat Yargıtay Kararları

1-) Mağdurun evi gören kameraların katılanın özel yaşam alanına müdahale etme amacıyla taktırıldığına dair, mahkumiyetine yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı anlaşıldığından sanığın BERAATİNE karar verilmelidir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2016/10498 Esas –  2017/193 Karar

“….Kovuşturma evresinde yapılan keşfe dayalı olarak hazırlanan 25.05.2015 tarihli bilirkişi raporuna ve bilirkişi raporuna ekli fotoğraflara göre; sekiz adet kameradan üçünün çekim açısının katılanın evinin önü ile merdivenini, bahçe kapısı girişini ve bahçesinde bulunan hayvan barınağını görecek şekilde ayarlandığı tespit edilmiş ise de, her üç kameranın bulunduğu yer ile katılanın evi arasında yaklaşık 40 metre mesafe olup, 10 metreye kadar teşhise yarar görüntü kalitesi olan bu kameralarla katılanın evinden çıkan ya da bahçesinde bulunan şahısların şekil olarak fark edilmekle beraber cinsiyetinin ve kim olduklarının ilk bakışta belirlenemeyecek olması, kameraların kurulduğu tarihten itibaren görüntü açılarının değiştirilmemiş olması, yurt dışında yaşayan sanığın, şikayete konu kameraları güvenlik amacıyla takdırdığına yönelik savunması karşısında, katılanın aynı iddiaları ile ilgili daha önce görülen ve sanığın beraati ile sonuçlanan K…. 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 29.01.2013 tarihli, 2012/188 esas, 2013/72 karar sayılı kesinleşmiş ilamını içeren dava dosyası da dikkate alındığında, sanığın, sekiz adet kameradan üçünün yönünü katılanın özel yaşam alanına müdahale edecek şekilde ayarladığına ve katılanı sürekli gözetimi altına alarak onun özel hayatının gizliliğini ihlale yol açacak görüntüsünü veya sesini kaydetme kastıyla hareket ettiğine dair, mahkumiyetine yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı anlaşıldığından, yerel mahkemece sanığın beraatine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.”

2-) Gönderilen mektup üzerindeki imzanın sanığa ait olmadığına ilişkin rapor alınması sonucunda sanığın BERAATİNE karar verilmelidir. 

Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2021/4308 Esas – 2021/7424 Karar

Dosya kapsamına göre; sanığın aynı kurumda beraber çalıştıkları katılanın müdürlük makamına yakışmadığı gerekçesi ile katılanın dansçı bir bayan ile çekilmiş resimlerini mektup aracılığı ile bir milletvekiline gönderdiği iddia edilen olayda, yerel mahkemece sanık hakkında özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan mahkumiyete hükmedilmesi üzerine dairemizce yapılan incelemede; Tarım-Orman Çalışanları Birliği Sendikası tarafından gönderilen 10.02.2015 tarihli yazı, 04.11.2014 tarihli … Kriminal Polis Laboratuvarı tarafından verilen suça konu mektup üzerindeki imzanın sanığa ait olmadığına ilişkin ekspertiz raporu karşısında, sanığın atılı suçu işlediğine dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı anlaşıldığından sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile hükmün bozulması üzerine yerel mahkemece duruşma açılıp sanığın savunması alındıktan sonra sanık hakkında beraatine hükmedilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılama sonunda, yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmadığı gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan, katılan vekilinin sanığın cezalandırılmasına yeterli delil bulunduğuna ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, beraate ilişkin hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA, 01.11.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

3-) Katılan mağdurun özel hayatın gizliliğini ihlal edecek nitelikte bulunmaması nedeniyle sanığın BERAATİNE karar verilmelidir. 

Yargıtay 12. Ceza Dairesi  2019/13326 Esas –  2021/7128 Karar

Dairemizin 02.10.2019 tarihli tevdi kararı uyarınca; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, sanık … hakkında hakaret suçundan kurulan hükme yönelik katılan vekilinin temyizi ile ilgili olarak görüş içeren ek tebliğnamenin düzenlendiği belirlenerek yapılan incelemede:
Katılan mağdur …’in, sanık …’ın şikayetine dayalı olarak hırsızlık suçundan dolayı gözaltına alınıp, polisler eşliğinde bir araca bindirilirken, diğer sanık … tarafından kaydedilen görüntüsünün, aynı sanık tarafından Facebook’ta yayımlandığı ve sanık …’nın da şikayetçi vekilince dosyaya sunulan mesaj çıktısından anlaşılacağı üzere Rusya kökenli bir internet sitesi üzerinden, “marina gzirbalian” kullanıcı adı ile, “Alex mlan aslında İbrahim A. Türkiyeli Kürt kökenlidir, hırsızlık, dolandırıcılık ve fuhuşa aracılık (ticareti) nedeniyle tutuklandı ve şu an Türk hapishanesindedir! O farklı ülkeden kızları köle olarak tutuyordu ve bunun için 5 yıl hapis cezası aldı” şeklindeki hakaret içeren yazıyı başkasına gönderdiği iddialarına dayalı olarak sanık … hakkında görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal ve sanık … hakkında hakaret suçlarından kamu davaları açıldığı olayda;
İfşa iddiasına konu görüntülerin katılan mağdurun özel hayatın gizliliğini ihlal edecek nitelikte bulunmaması, gıyapta hakaret suçu açısından da “en az üç kişi ile ihtilat” unsurunun oluşmaması gerekçelerine dayalı olarak sanıklara yüklenen suçların yasal unsurlarının oluşmaması nedeniyle sanıkların CMK’nın 223/2-a madde, fıkra ve bendi uyarınca ayrı ayrı beraatlerine ilişkin yerel mahkemenin kabulünde dosya kapsamına göre bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılama sonunda, sanıklara yüklenen fiillerin kanunda suç olarak tanımlanmamış olduğu gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan, katılan vekilinin delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek sanıklar hakkında mahkumiyet yerine beraat kararı verilmesinin isabetsiz olduğuna ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, beraate ilişkin hükümlerin isteme uygun olarak ONANMASINA, 20.10.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu Ceza Kararları

1-) Tuvalleteki Birini Gözetlemek Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunu Oluşturur.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi  2019/3561 Esas  –  2020/4168 Karar

Sanık …’un, adliye giriş katındaki kadınlar tuvaletine ihtiyacını gidermek için giren mağdur …’yi, tuvaletin alt tarafındaki yaklaşık 12 cm’lik boşluktan, ellerini yere dayayıp, gözetlemesi biçiminde sübutu kabul edilen eyleminde, mağdurun mahremiyet beklentisini önemsemeyip, onun özel yaşam alanına ağır ve haksız müdahalede bulunmasından dolayı özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun yasal unsurları oluşmuştur.

2-) Gönderilen Çıplak Fotoğrafların İzinsiz Bir Şekilde Başkasına Gönderilmesi

Yargıtay 12. Ceza Dairesi   2019/2603 Esas  –  2020/4000 Karar

Oluşa ve dosya kapsamına göre; bir dönem beraberlik yaşadığı katılanın ilişkilerini sona erdirmesine tepki olarak beraberlikleri döneminde onun rızası kapsamında gönderdiği çıplak resimlerini katılanın nişanlısına internet üzerinden gönderen sanığın sübut bulan eyleminin TCK’nın 134/2. maddesinde tanımlanan  özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğuna ilişkin yerel mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir

Kira Tespit Davası Yargıtay Kararları

A-) Kira Tespit Davası İhtar Şartı Yargıtay Kararı

1-) Kira bedelinin tespitinin talep edilebilmesi için, davanın kira döneminin başlangıcından en geç otuz gün önceki bir tarihte açılması ya da kiraya veren tarafından bu süre içinde kira bedelinin artırılacağına ilişkin olarak kiracıya yazılı bildirimde bulunulmuş olması gerekir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/5586 Esas 2019/435 Karar

* KİRA BEDELİNİN TESPİTİ ( Kira Sözleşmesinde Artış Şartı Bulunmadığına ve Süresinde Gönderilmiş İhtarname veya Açılmış Dava da Bulunmadığına Göre 20.11.2014 Tarihinde Açılan Asıl Dava Dilekçesinin 08.12.2014 Tarihinde Davalıya Tebliğ Edilmiş Olması ve Yine Birleşen Davanın 24.12.2014 Tarihinde Açılmış Olması Karşısında 01.01.2015 Günü Başlayan Dönem İçin Kira Bedelinin Tespitine Karar Verilemeyeceği – 2016 Kira Bedelinin Tespitini İsteyip İstemediği Hususunun Davacılara Sorularak İstenmesi Halinde Bir Sonraki Dönem İçin Kira Bedelinin Tespitine Karar Verilmesi Aksi Halde Davanın Reddine Karar Verilmesi Gereği )

* KİRA ÜCRETİNİN ARTIRILMASI ( Kira Sözleşmesinde Artış Şartı Bulunmaması – Davacının Sözleşmenin Yenilendiği 01.01.2015 Tarihinden İtibaren Kira Bedelinin Tespitini Talep Edebilmesi İçin Davanın Bu Dönemin Başlangıcından En Geç Otuz Gün Önceki Bir Tarihte Açılması Ya da Kiraya Veren Tarafından Bu Süre İçinde Kira Bedelinin Artırılacağına İlişkin Olarak Kiracıya Yazılı Bildirimde Bulunulmuş Olması Gerektiği )

* KİRA SÖZLEŞMESİNDE ARTIŞ ŞARTI BULUNMAMASI ( Kira Bedelinin Tespiti – Davanın 24.12.2014 Tarihinde Açılmış Olması Karşısında 01.01.2015 Günü Başlayan Dönem İçin Kira Bedelinin Tespitine Karar Verilemeyeceği Ancak Temyiz İncelemesi Sırasında Yeni Dönemin Başladığı da Göz Önünde Bulundurularak Mahkemece Bir Sonraki Dönem İçin 2016 Kira Bedelinin Tespitini İsteyip İstemediği Hususunun Davacılara Sorularak İstenmesi Halinde Bir Sonraki Dönem İçin Kira Bedelinin Tespitine Karar Verilmesi Gereği )

* MEVCUT KİRA BEDELİNİN EMSAL RAYİÇLERİN ALTINDA KALMASI ( Kira Bedelinin Tespiti/Kira Sözleşmesinde Artış Şartı Bulunmaması – Davacının Sözleşmenin Yenilendiği 01.01.2015 Tarihinden İtibaren Kira Bedelinin Tespitini Talep Edebilmesi İçin Davanın Bu Dönemin Başlangıcından En Geç Otuz Gün Önceki Bir Tarihte Açılması Ya da Kiraya Veren Tarafından Bu Süre İçinde Kira Bedelinin Artırılacağına İlişkin Olarak Kiracıya Yazılı Bildirimde Bulunulmuş Olması Gerektiği )

ÖZET : Dava, kira bedelinin tespitit istemine ilişkindir.

Taraflar arasındaki kira sözleşmesinde artış şartı bulunmadığına ve süresinde gönderilmiş ihtarname veya açılmış dava da bulunmadığına göre, 20.11.2014 tarihinde açılan asıl dava dilekçesinin 08.12.2014 tarihinde davalıya tebliğ edilmiş olması ve yine birleşen davanın 24.12.2014 tarihinde açılmış olması karşısında 01.01.2015 günü başlayan dönem için kira bedelinin tespitine karar verilemez. Ancak temyiz incelemesi sırasında yeni dönemin (01.01.2016 ) başladığı da göz önünde bulundurularak, mahkemece bir sonraki dönem için (2016) kira bedelinin tespitini isteyip istemediği hususunun davacılara sorularak, istenmesi halinde bir sonraki dönem için kira bedelinin tespitine karar verilmesi aksi halde davanın reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki kira bedelinin tespiti davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Asıl ve birleşen davada davacılar; murisleri ile imzalanan 01.01.1985 başlangıç tarihli sözleşme gereği kiracılığı devam eden davalının, son ödediği 1.000,00 TL kira bedelinin emsal taşınmazlara göre düşük kaldığını belirterek aylık net kira bedelinin yeni dönem için 7.000,00 TL olarak tespitine karar verilmesini talep etmişlerdir. Davalı asıl ve birleşen davalı; talep edilen kira bedelinin fahiş olduğunu belirterek aynı şartlarda emsal incelemesi yapılarak karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne, dava konusu kiralananın aylık kira bedelinin 01/01/2015 tarihinden geçerli olmak üzere aylık net 3.600,00 TL olarak tespitine karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. TBK’nun 345 maddesinde “Kira bedelinin belirlenmesine ilişkin dava her zaman açılabilir ancak bu dava, yeni dönemin başlangıcından en geç otuz gün önceki bir tarihte açıldığı ya da kiraya veren tarafından bu süre içinde kira bedelinin artırılacağına ilişkin olarak kiracıya yazılı bildirimde bulunulmuş olması koşuluyla, izleyen yeni kira dönemi sonuna kadar açıldığı takdirde, Mahkemece belirlenecek kira bedeli, bu yeni kira döneminin başlangıcından itibaren kiracıyı bağlar. Sözleşmede yeni kira döneminde kira bedelinin artırılacağına ilişkin bir hüküm varsa, yeni kira döneminin sonuna kadar açılacak davada mahkemece belirlenecek kira bedeli de, bu yeni dönemin başlangıcından itibaren geçerli olur.” hükmüne yer verilmiştir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, TBK’nun 345. maddesi bu tarihten sonra açılacak kira bedelinin tespiti istemlerinde uygulanır. Yine 21.11.1966 gün ve 19/10 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince, kira bedelinin arttırılması ile ilgili olarak gönderilen ihtarname veya aynı amaç için açılan davanın dilekçesinin tebliğ tarihi, tespit edilecek kira parasının geçerli olacağı dönemin belirlenmesi açısından önemlidir. Olayımıza gelince; 01.01.1985 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesine ilişkin taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesinde artış hükmüne yer verilmemiştir. Bu durumda davacı sözleşmenin yenilendiği 01.01.2015 tarihinden itibaren kira bedelinin tespitini talep edebilmesi için, davanın bu dönemin başlangıcından en geç otuz gün önceki bir tarihte açılması ya da kiraya veren tarafından bu süre içinde kira bedelinin artırılacağına ilişkin olarak kiracıya yazılı bildirimde bulunulmuş olması gerekir.

Taraflar arasındaki kira sözleşmesinde artış şartı bulunmadığına ve süresinde gönderilmiş ihtarname veya açılmış dava da bulunmadığına göre, 20.11.2014 tarihinde açılan asıl dava dilekçesinin 08.12.2014 tarihinde davalıya tebliğ edilmiş olması ve yine birleşen davanın 24.12.2014 tarihinde açılmış olması karşısında 01.01.2015 günü başlayan dönem için kira bedelinin tespitine karar verilemez. Ancak temyiz incelemesi sırasında yeni dönemin (01.01.2016 ) başladığı da göz önünde bulundurularak, mahkemece bir sonraki dönem için (2016) kira bedelinin tespitini isteyip istemediği hususunun davacılara sorularak, istenmesi halinde bir sonraki dönem için kira bedelinin tespitine karar verilmesi aksi halde davanın reddine karar verilmesi gerekir. Öyle ise Mahkemece, yukarıdaki ilkeler gereğince yargılama yapılıp hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulüyle hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 Sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 Sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 23.01.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi

B-) Kira Sözleşmesinde Kira Bedelinin Artırılacağına İlişkin Bir Hüküm Olup Olmamasına Göre Kira Tespit Davası Açma Zamanı Değişiklik Gösterir.

1-) Sözleşmede yeni kira döneminde kira bedelinin artırılacağına ilişkin bir hüküm varsa, yeni kira döneminin sonuna kadar açılacak davada mahkemece belirlenecek kira bedeli de bu yeni dönemin başlangıcından itibaren geçerli olur.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/6552 E. 2019/2619 K.

“6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 345. maddesi gereğince; kira bedelinin belirlenmesine ilişkin dava her zaman açılabilir. Ancak, bu dava, yeni dönemin başlangıcından en geç otuz gün önceki bir tarihte açıldığı ya da kiraya veren tarafından bu süre içinde kira bedelinin artırılacağına ilişkin olarak kiracıya yazılı bildirimde bulunulmuş olması koşuluyla, izleyen yeni kira dönemi sonuna kadar açıldığı takdirde, mahkemece belirlenecek kira bedeli, bu yeni kira döneminin başlangıcından itibaren kiracıyı bağlar. Sözleşmede yeni kira döneminde kira bedelinin artırılacağına ilişkin bir hüküm varsa, yeni kira döneminin sonuna kadar açılacak davada mahkemece belirlenecek kira bedeli de bu yeni dönemin başlangıcından itibaren geçerli olur. Taraflar arasında kira parasının miktarına ilişkin bir uyuşmazlık bulunup mahkemeye müracaat edildiğine ve kira parasının dava yoluyla tespiti istenildiğine göre; davalı taraf artırılması istenilen veya karar verilecek miktarı ödese bile dava reddedilmeyip, bu miktar hüküm altına alınarak bir tespit kararı verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.”

C-) Kira Tespit Davası Kiracı Lehine Yargıtay Kararları

1-) Yerleşik Yargıtay uygulamalarına göre “hak ve nesafet” ilkesi uyarınca kira parasının tespit edilmesi için, öncelikle tarafların tüm delilleri varsa emsal kira sözleşmeleri aslı veya onaylı örnekleri dosyaya alınmalı, bilirkişi marifetiyle kiralanan taşınmaz ve taraf emsalleri tek tek görülüp incelenmeli, böylece elde edilen veriler somutlaştırılarak, dava konusu yer ile ayrı ayrı (konumu, çevresi, niteliği, kullanım şekli, kira başlangıç tarihi, kira süreleri vb.) kira parasına etki eden tüm nitelikleri karşılaştırılmalı, emsal kira bedellerinin niçin uygun emsal olup olmadığı somut gerekçelerle açıklanmalıdır.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/8186 Esas 2019/5879 Karar

* KİRA BEDELİNİN TESPİTİ ( Kira Sözleşmesinin Hususi Şartlar Bölümünde Kira Müddetinin 5 Yıl Olup 5 Yıl Uzatılacağı Kira Ücreti Artışlarının İlk 3 Yıl 9.000 TL Olup 3 Yıl Sonunda Enflasyon Oranında Artış Yapılacağı Düzenlendiği/Kira Başlangıç Tarihi 10.03.2008 Olduğundan ve 5 Yıl Sonrasına İlişkin Kira Belirlemesi Talep Edildiğinden Davalı Kiracının Tacir Olup Olmadığı Nazara Alınmaksızın Her Halde Tespiti İstenen Döneminin Hak ve Nesafet Dönemi Olduğunun Anlaşıldığı )

* EMSAL KİRA SÖZLEŞMELERİNİN CELBİ ( Kira Bedelinin Tespiti – “Hak ve Nesafet” İlkesi Uyarınca Kira Parasının Tespit Edilmesi İçin Öncelikle Tarafların Tüm Delilleri Varsa Emsal Kira Sözleşmeleri Aslı veya Onaylı Örnekleri Dosyaya Alınması Bilirkişi Marifetiyle Kiralanan Taşınmaz ve Taraf Emsallerinin Tek Tek Görülüp İncelenmesi Böylece Elde Edilen Veriler Somutlaştırılarak Dava Konusu Yer İle Ayrı Ayrı Kira Parasına Etki Eden Tüm Niteliklerin Karşılaştırılması Dava Konusu Taşınmazın Tespiti İstenen Kira Dönemi İtibariyle Yeniden Kiraya Verilmesi Halinde Boş Olarak Getirebileceği Kira Parasının Belirlenmesi Suretiyle Hak ve Nesafete Uygun Makul Bir Kira Parasına Hükmedileceği )

* HAK VE NESAFET İLKESİ ( Kira Bedelinin Tespiti – Kira Sözleşmesinin Hususi Şartlar Bölümünde Kira Müddetinin 5 Yıl Olup 5 Yıl Uzatılacağı Kira Ücreti Artışlarının İlk 3 Yıl 9.000 TL Olup 3 Yıl Sonunda Enflasyon Oranında Artış Yapılacağı Düzenlendiği/Kira Başlangıç Tarihi 10.03.2008 Olduğundan ve 5 Yıl Sonrasına İlişkin Kira Belirlemesi Talep Edildiğinden Davalı Kiracının Tacir Olup Olmadığı Nazara Alınmaksızın Her Halde Tespiti İstenen Döneminin Hak ve Nesafet Dönemi Olduğunun Anlaşıldığı )

ÖZET : Dava, kira bedelinin tespiti istemine ilişkindir.

Somut olayda; Kira sözleşmesinin hususi şartlar bölümünün 6. maddesinde kira müddetinin 5 yıl olup 5 yıl uzatılacağı ; 7. maddesinde de kira ücreti artışlarının ilk 3 yıl 9.000 TL olup 3 yıl sonunda enflasyon oranında artış yapılacağı düzenlenmiştir. Kira başlangıç tarihi 10.03.2008 olduğundan ve 5 yıl sonrasına ilişkin kira belirlemesi talep edildiğinden, davalı kiracının tacir olup olmadığı nazara alınmaksızın her halde, tespiti istenen döneminin hak ve nesafet dönemi olduğu anlaşılmaktadır.

“Hak ve nesafet” ilkesi uyarınca kira parasının tespit edilmesi için, öncelikle tarafların tüm delilleri varsa emsal kira sözleşmeleri aslı veya onaylı örnekleri dosyaya alınmalı, bilirkişi marifetiyle kiralanan taşınmaz ve taraf emsalleri tek tek görülüp incelenmeli, böylece elde edilen veriler somutlaştırılarak, dava konusu yer ile ayrı ayrı (konumu, çevresi, niteliği, kullanım şekli, kira başlangıç tarihi, kira süreleri vb.) kira parasına etki eden tüm nitelikleri karşılaştırılmalı, emsal kira bedellerinin niçin uygun emsal olup olmadığı somut gerekçelerle açıklanmalı, dava konusu taşınmazın tespiti istenen kira dönemi itibariyle yeniden kiraya verilmesi halinde boş olarak getirebileceği kira parası belirlenmeli, hakimce bu kira parası dikkate alınmak suretiyle hak ve nesafete uygun makul bir kira parasına hükmedilmelidir. Mahkemece, belirtilen ilkeler ışığında düzenlenecek şekilde rapor aldırarak dava konusu kiralananın tespiti istenen dönem itibariyle yeniden kiraya verilmesi halinde getirebileceği aylık kira bedeli belirlenerek ve bunun üzerinden hak ve nesafet indirimi yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki kira bedelinin tespiti davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı,01.04.2014 tarihinde açtığı davada , davalı ile aralarında 10.03.2008 tarihli kira sözleşmesi düzenlendiğini ,bu sözleşme ile davalının … No:14/A adresinde yer alan işyerinde kiracı olarak bulunduğunu, kira sözleşmesinin yapıldığı tarihte kira bedelinin 9.000 TL olarak belirlendiğini, 3 yıl 9.000 TL olarak kalması daha sonraki yıllarda enflasyon oranında artış yapılmasını kararlaştırdıklarını, mevcut kira bedelinin 11.680 TL olduğunu ancak bu bedelin bölgede uygulanan emsal kira bedelleri karşısında oldukça düşük kaldığını belirterek aylık kira dava tarihi itibari ile 20.000 TL olarak tespitine ve arada oluşacak farkın tarafına ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüyle 10.03.2014-26.11.2014 tarihleri arasında aylık kira bedelinin dosya kapsamında aldırılan ve enflasyon oranına göre belirlendiği anlaşılan stopaj dahil 12.449,43 TL olarak tespitine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Yerleşik Yargıtay uygulamalarına göre şartlar değişmediği ve özel gelişmelerin varlığı iddia ve ispat edilmedikçe, hak ve nesafet ilkesine göre kira parasının tespit edildiği dönemden sonra üç yıl için ard arda endeks uygulanarak bulunacak kira parasının o dönem için hak ve nesafete uygun ve aşırı olmayan bir kira parası olduğu ilke olarak kabul edilmeli ve ona göre uygulama yapılmalıdır. Üç yıldan sonra ise yeniden hak ve nesafete göre kira parası tespit edilebilecektir.

01/07/2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu 344.maddesinde; “Tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında üretici fiyat endeksindeki artış oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır. Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedeli, bir önceki kira yılının üretici fiyat endeksindeki artış oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenir. Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın, beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde ve bundan sonraki her beş yılın sonunda, yeni kira yılında uygulanacak kira bedeli, hâkim tarafından üretici fiyat endeksindeki artış oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak hakkaniyete uygun biçimde belirlenir. Her beş yıldan sonraki kira yılında bu biçimde belirlenen kira bedeli, önceki fıkralarda yer alan ilkelere göre değiştirilebilir.” hükmü bulunmaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 2.maddesinde geçmişe etkili olma başlığı altında “Türk Borçlar Kanununun düzenine ve genel ahlaka ilişkin kuralları gerçekleştirdikleri tarihe bakılmaksızın, bütün fiil ve işlemlere uygulanır.” hükmü yer almaktadır. Türk Borçlar Kanununun kira artışına ilişkin 344.maddesindeki düzenleme kiracıları koruyucu nitelikte olup, kamu düzenine ilişkindir. Ancak kiracının tacir olması durumunda 6217 Sayılı Kanunun geçici 2. maddesi gereğince bu kanun hükmü 8 yıl süreyle uygulanamayacağı bu halde kira sözleşmelerinde bu maddelerde belirtilmiş olan konulara ilişkin olarak sözleşme serbestisi gereği kira sözleşmesinin hükümlerinin tatbik olacağı, sözleşmede hüküm bulunmayan hallerde ise Mülga BK hükümlerinin uygulanacağı öngörülmektedir.

Ayrıca,18.01.2019 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan, 7161 Sayılı Kanunun 59. maddesiyle 6217 Sayılı Kanunun geçici 2. maddesine ” Bu fıkrayı ihdas eden Kanunla değiştirilen 6098 Sayılı Kanunun 344 . maddesindeki tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranının esas alınacağına ilişkin hüküm, birinci fıkra kapsamında olan kira sözleşmeleri ile akdedilmiş diğer kira sözleşmelerinin yenilenmesinde uygulanır.”hükmü eklenerek, tüm çatılı gayrimenkul kiralarında 01.01.2019 tarihinden itibaren yapılacak kira artışlarının, tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranının esas alınarak belirleneceği hüküm altına alınmıştır.

Somut olayda; 10.03.2008 başlangıç tarihli 5 yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı hususunda, taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesinin hususi şartlar bölümünün 6. maddesinde kira müddetinin 5 yıl olup 5 yıl uzatılacağı ; 7. maddesinde de kira ücreti artışlarının ilk 3 yıl 9.000 TL olup 3 yıl sonunda enflasyon oranında artış yapılacağı düzenlenmiştir. Kira başlangıç tarihi 10.03.2008 olduğundan ve 5 yıl sonrasına ilişkin kira belirlemesi talep edildiğinden, davalı kiracının tacir olup olmadığı nazara alınmaksızın her halde, tespiti istenen döneminin hak ve nesafet dönemi olduğu anlaşılmaktadır.

18.11.1964 gün ve 2/4 Sayılı Y.İ.B.K. ve yerleşik Yargıtay uygulamalarına göre “hak ve nesafet” ilkesi uyarınca kira parasının tespit edilmesi için, öncelikle tarafların tüm delilleri varsa emsal kira sözleşmeleri aslı veya onaylı örnekleri dosyaya alınmalı, bilirkişi marifetiyle kiralanan taşınmaz ve taraf emsalleri tek tek görülüp incelenmeli, böylece elde edilen veriler somutlaştırılarak, dava konusu yer ile ayrı ayrı (konumu, çevresi, niteliği, kullanım şekli, kira başlangıç tarihi, kira süreleri vb.) kira parasına etki eden tüm nitelikleri karşılaştırılmalı, emsal kira bedellerinin niçin uygun emsal olup olmadığı somut gerekçelerle açıklanmalı, dava konusu taşınmazın tespiti istenen kira dönemi itibariyle yeniden kiraya verilmesi halinde boş olarak getirebileceği kira parası belirlenmeli, hakimce bu kira parası dikkate alınmak suretiyle hak ve nesafete uygun makul bir kira parasına hükmedilmelidir.

Mahkemece, yukarıda belirtilen ilkeler ışığında düzenlenecek şekilde rapor aldırarak dava konusu kiralananın tespiti istenen dönem itibariyle yeniden kiraya verilmesi halinde getirebileceği aylık kira bedeli belirlenerek ve bunun üzerinden hak ve nesafet indirimi yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın 6100 Sayılı …ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3. madde hükmü gözetilerek HUMK’nın 428. maddesi uyarınca davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 Sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 Sayılı HUMK.nun 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 27.06.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Boşanmadan Önce Satılan Ev Araba Mallar Yargıtay Kararları

A-) Boşanma Öncesi Araba Satışı – Boşanmadan 1 yıl Önce Satılan Araba

1-) Boşanma davasından önce satılan aracın bedelinin evlilik birliği içinde tüketildiği anlaşıldığından dolayı tasfiyeye tabi bir mal bulunmamıştır. 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2023-5385 E. 2023-3551 K. 04.07.2023 T.

I. DAVA

Davacı-davalı kadın vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin hemşire olduğunu, 2000 yılında emekli olduğunu, davalının EGO’da çalıştığını, müvekkilinin davalıdan daha fazla maaş aldığını, aynı zamanda özel sektörde de çalışarak ek gelir elde ettiğini, ayrıca kozmetik markalarının satış temsilciliğini yaparak da gelir elde ettiğini, müvekkilinin evlilik öncesi ve sonrası yapmış olduğu birikimlerle TOKİ’den ev aldığını, ancak davalının talebi üzerine bu evi sattığını, evin satışından elde edilen para, emekli ikramiyesi ve banka kredisi ile taraflar adına 1/2’şer hisseli olarak 8155 ada 2 parsel 10 nolu bağımsız bölümün satın alındığını, davalının taşınmazın edinilmesine katkısı olmadığı halde davalının baskısı ile 1/2 hissenin davalı adına tescil edildiğini; müvekkilinin çalışması karşılığı aldığı ücret ve banka kredileriyle müvekkili ve davalı adına bir çok araba alınıp satıldığını, araçların satışından elde edilen paralardan davalının müvekkiline hiç bir bedel ödemediğini, en son… plakalı aracın müvekkili adına kayıtlı olmasına rağmen, davalının müvekkilinden aldığı vekaletname ile işyerinden arkadaşına sattığını, ancak aracı halen davalının kullandığını, söz konusu araçlar için müvekkili ve arkadaşı adına bir çok bankadan kredi çekildiğini, davalının evi geçindirme yükümlülüğünü yerine getirmediğini, savurgan davranarak müvekkilini maddi açıdan sömürdüğünü, evlilik birliği içinde alınan mallara hiçbir katkısının olmadığını belirterek mal rejiminin tasfiyesiyle, müvekkilin tasfiye sonucunda ortaya çıkacak (davanın gerçek değerinin belirlenmesinden sonra yapılacak ıslahla belirleyecekleri fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla) 5.000,00 TL katılma alacağının ve edinilmiş mal alacağının tasfiyenin sona ermesinden başlayarak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.

II. CEVAP

Davalı-davacı erkek vekili cevap dilekçesinde; tarafların evlendiklerinde her iki tarafın da memur olduğunu, ikisinin de evlendiklerin de malı olmadığını, evlendikleri tarihten itibaren kirada oturduklarını, sonrasında 1998 yılında TOKİ’den ev satın aldıklarını, bu evi satın alınırken müvekkilinin… plakalı aracının satıldığını, davacı adına bir miktar kredi çekildiğini, kredinin taraflarca birlikte ödendiğini, işbu evin 2000 yılında satıldığını, üzerine müşterek birikimlerinin ve davacı adına çekilen kredinin eklenmesi ile dava konusu taşınmazın alındığını, taraflar arasında 1/2’şer hisseler halinde tescil edildiğini, müvekkilinin davacıya bir baskısının söz konusu olmadığını; evlilik birliği içinde alınan araçların da yine tarafların birikimleri ile alındığını, satılan aracın yerine yenisinin alınması sureti ile araçları yenilediklerini, müvekkili adına kayıtlı… plakalı aracın satılarak davacı adına … plakalı aracın alındığını, en son 2007 yılında alınan… plakalı aracın davacı adına çekilen krediyle alındığını, taksit ödemelerini davacının yapmaması üzerine müvekkilinin ödediğini, davacının destek olmaması nedeniyle aracı, aynı kurumda çalıştığı arkadaşına 13.000,00 TL bedel ile satmak zorunda kaldığını, satış bedelinin bir kısmının arabanın kredi borcuna yatırıldığını, 2.000,00 TL’nin de da davacıya verildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İlk Derece Mahkemesinin yukarıdaki tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, taşınmazın evlilik birliği içinde mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde satın alınarak taraflar adına tapuda 1/2’şer hisseli olarak tescil edildiği, 1/2 hisselerin tarafların kişisel malı olduğu, tarafların bu tescil işlemini serbest iradeleri ile gerçekleştirdikleri, davalı-davacının davacı-davalıya nazaran en az iki kat kazanç elde ettiği, TOKİ’den ev satın alınırken davacı-davalının henüz emekli olmadığı, evlilik birliği içinde müşterek kazançları ile alınan aracın satış parasının kullanıldığı, taksitlerin de yine müşterek kazançtan ödendiği, nakde dönüştürülen TOKİ’den alınan evin ve araç üzerinde her iki tarafın da katkısının bulunduğu, bu paralarla alınan dava konusu taşınmazda da her iki tarafın katkısının bulunduğu, tarafların serbest iradeleri ile de taşınmazı tapuda 1/2’şer hisseli olarak tescil ettirmeleri sonucu Yargıtayın yerleşik içtihatları doğrultusunda tarafların birbirlerinden katkı payı talep etme haklarının kalmadığı; aracın ise 31.10.2007 tarihinde davacı-davalı kadın adına satın alındığı, edinilmiş mallara katılma rejimine tabi olduğu, aracın evlilik birliği içinde davacı-davalının, davalı-davacıya verdiği vekâlet ile satıldığı, aracın alımı için çekilen banka kredisinin evlilik birliği içinde ödendiği, mal rejiminin sona erdiği boşanma dava tarihinden sonra yapılan herhangi bir ödeme olmadığı, aracın boşanma dava tarihinden bir yıl önce satıldığı, davacı-davalının satış için vekâlet vererek aracın satışına serbest iradesi ile onay verdiği, boşanma dava tarihinde araç bedelinin mevcut olmadığı, araç bedelinin evlilik birliği içinde tüketildiğinin kabulü gerektiği, aracın satışından elde edilen bedelinin davalı-davacının uhdesinde bulunduğunun da ispatlanamadığı gerekçesiyle asıl davanın reddine, karşı dava yönünden mahkemenin görevsizliğine, talep halinde dosyanın görevli Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF

A. İstinaf Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı-davalı kadın vekili asıl dava yönünden istinaf başvurusunda bulunmuştur.

B. İstinaf Sebepleri

Davacı-davalı kadın vekili istinaf dilekçesinde; ret kararının hatalı olduğunu, müvekkilinin uzun yıllar hemşire olarak görev yapmak suretiyle 2000 yılında emekli olana kadar çalıştığını, kozmetik markalarının temsilciliğini yaparak yüksek gelir elde ettiğini, evlilik öncesi ve sonrası birikimleriyle öncelikle TOKİ’deki evi satın aldığını, emekli olduktan sonra emekli ikramiyesini de katarak dava konusu taşınmazın satın alındığını, davalı adına tescil edilen 1/2 hisse üzerinde tasfiye alacağı bulunduğunu, davalının baskısı üzerine 1/2 hissenin tescil edildiğini, müvekkilinin davalı adına olan hisse yönünden katkı payı alacağı bulunduğunu, dava konusu aracın müvekkili adına kayıtlı bulunmasına karşılık evlilik içinde kendisinin bilgisi dışında satıldığını, davalının aracı kullanmaya devam ettiğini, davalının evi geçindirme yükümlüğünü yerine getirmediğini, davalının malların edinilmesine katkısının olmadığını belirterek istinaf yoluna başvurmuştur.

C. Gerekçe ve Sonuç

Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile,taşınmazın evlilik birliği devam ederken 16.11.2000 tarihinde satın alınarak 1/2’şer hisseli olarak taraflar adına tescil edildiği ve halen tapuda aynı şekilde kayıtlı olduğu, evlilik birliği devam ederken serbest iradeleriyle gerçekleştirdikleri bu paylaşımla, her bir payın o eşin kişisel mal grubuna terk edildiği kabul edilmesi gerektiği, paylaşımdan sonra davalının payına, edinilmiş mal grubundan katkıda bulunduğu davacı tarafça da iddia ve ispat edilmediği, davalı adına kayıtlı 1/2 hissenin davalının kişisel malı

olduğundan davacının pay üzerinde katılma alacağı bulunmadığı; başka bir anlatımla, evlilik birliği içerisinde satın alınan taşınmazın serbest iradeleri ile taraflar adına 1/2’şer hisseli olarak tescil edildiğine göre, her iki tarafın taşınmazın edinilmesinden önceki kişisel katkılarından karşı taraf lehine feragat ettikleri ve taşınmaz üzerindeki payın ilgili paydaşın kişisel malı olduğunun kabulü gerektiği, eşlerin taşınmazın edinildiği tarihte serbest iradeleriyle aralarında paylaşım yaptıkları ve bu paylaşıma uygun olarak adlarına tescil sağlandığı, taşınmazın bedelinin paylaşım doğrultusunda yerine getirildiği inancı ile ödendiği, aralarında başkaca anlaşma yapılmadığı; diğer bir deyişle de, karşı tarafın mal edinmesine katkı yapma düşüncesi hakim olmadığı; aracın evlilik birliği içerisinde kredi çekilerek satın alındığı, kredi taksitlerinin ödenmemesi üzerine davalının aracı satarak bir bölümü ile kredi taksitlerinin kapatıldığı, kalan bölümünün ise davacıya verildiği, dolayısı ile araç bedelinin evlilik birliği içerisinde sarf edildiği, tasfiyeye tabi bir mal bulunmadığı gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.

V. TEMYİZ

A. Temyiz Yoluna Başvuranlar

Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı-davalı kadın vekili asıl dava yönünden temyiz isteminde bulunmuştur.

B. Temyiz Sebepleri

Davacı-davalı kadın vekili temyiz dilekçesinde; müvekkilinin evlilikleri boyunca davalıdan fazla gelir elde ettiği, müvekkilinin evlilik öncesi ve sonrası birikimleri ile TOKİ’den aldığı ev için çekilen kredi ödemelerinin de müvekkili tarafından yapıldığını, TOKİ’den alınan evin satışından elde edilen para, emekli ikramiyesi ve banka kredisi ile dava konusu taşınmazın satın alındığını, davalının işbu taşınmaza katkısının olmadığını, davalının baskısı ile taşınmazın taraflar adına 1/2’şer hisseli olarak tescil edildiğini, kredi ödemelerinin de müvekkili tarafından ödendiğini, müvekkilinin davalı adına olan hisse yönünden katkı payı alacağı bulunduğunu, tarafların gelirleri göz önünde bulundurularak katkı payı oranının belirlenmesi gerektiğini, tescilin serbest iradeyle gerçekleşmediğini ve müvekkilinin bağış iradesinin olmadığını; aracı müvekkilinin tek başına satın aldığını, davalının baskılarıyla müvekkilinin vekâlet vermek zorunda kaldığını, aracın davalı tarafından vekâlet ile satılmasına rağmen davalı tarafından kullanılmaya devam edildiğini, satış parasını davalının aldığını, müvekkili ve arkadaşının bu araç için kredi çektiğini, davalının evi geçindirme yükümlülüğünü yerine getirmediğini, malların edinilmesine davalının katkısının olmadığını belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir.

C. Gerekçe

1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme

Uyuşmazlık, taşınmazın serbest iradeyle paylaşılıp paylaşılmadığı, davacının katkı payı alacağının bulunup bulunmadığı, aracın satış bedelinin boşanma dava tarihinde mevcut olup olmadığı, eklenecek değer bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Dava, katkı payı, değer artış payı ve katılma alacağı istemine ilişkindir.

2. Değerlendirme

Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı-davalı kadın vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

2-) Boşanmadan Önce Satılan Aracın Kişisel Mal Olup Olmadığı Hususu Mahkeme Tarafından Detaylı Bir Şekilde Araştırılmalıdır.

T.C. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2019-4338 E. 2019-9009 K. 15.10.2019 T.

Davacı … vekili, boşanma dava dilekçesi içeriğinde boşanma ile birlikte mal rejiminin tasfiyesi ve davalı adına kayıtlı aracın rayiç değerinin 1/2 oranda tazminini talep etmiş, hükümle birlikte talep tefrik edilip ayrı esasa kaydedilmiştir. Harcını yatırmak suretiyle sundukları 08.11.2017 tarihli dilekçeyle talep miktarı 13.571,00 TL olarak açıklanmıştır.

Davalı … vekili, aracın davalının babası tarafından banka kredisi çekilerek satın alındığını, ne davacının ne davalının katkısının bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece verilen ilk kararda, HMK’nin 119/1 (ğ) maddesi uyarınca davacı vekiline talep sonucu özellikle dava değeri yönünden açıklamak üzere kesin mehil verildiği, ancak talep sonucu tereddüte mahal vermeyecek ve harç denetimine elverişli bir şekilde açıklanmadığı gerekçesiyle HMK’nin 119/2 maddesi gereği davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davacı vekili tarafından temyiz itirazı üzerine yapılan inceleme neticesinde Dairenin 2016/17934 Esas, 2016/14518 Karar sayılı ilamıyla dava dilekçesinde davacı tarafın aracın rayiç değerinin yarısı üzerinden tazminat isteğinde bulunduğunu belirtmek suretiyle talep sonucunu açıkladığına, bundan sonra mahkemece yapılacak işin, davacı tarafça yatırılan gider avansı kullanılmak suretiyle aracın sürüm değerini belirleyip, talep göz önünde bulundurularak değerin yarısı üzerinden davacı tarafça peşin harcı tamamlatmak iken yanılgıya düşüldüğüne işaret edilerek hüküm bozulmuştur.

Bozmaya uyularak yapılan yargılama neticesinde Mahkemece, davanın kabulü ile 14.112,50 TL’nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Somut uyuşmazlık incelendiğinde, tasfiyeye konu aracın eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu 28.02.2011 tarihinde davalı erkek adına satın alındığı, boşanma davası açılmadan iki hafta evvel 07.09.2012 tarihinde dava dışı 3. kişiye satıldığı sabit olup, mahkemece aracın edinilmiş mal olduğunun kabulü ile yazılı şekilde alacağa hükmedilmiş ise de davalı araç alınırken babası tarafından kredi çekildiğini savunduğundan, davalı tarafın kişisel mal savunması üzerinde gereği gibi durulmamıştır. Dosya kapsamındaki bilgi, belge, davalı tarafın sunduğu araç alım tarihi ile aynı gün çekilen krediyi gösterir tablo, tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde, araç alımında bedelin 15.650,00 TL kısmının davalının babası tarafından çekilen kredi ile karşılandığının kabulü gerekir. Davacı lehine hesap yapılırken kredi yönünden değerlendirme yapılmaması hatalı olmuştur.

Mahkemece öncelikle yapılacak …, davalının babası adına … Bankasından 28.02.2011 tarihinde çekilen bireysel kredi ve ödemelerine dair tüm evrakın ilgili bankadan temin edilerek dosya arasına alınması, kredi geri ödemelerin eşler tarafından yapıldığının ispatı için davacı eşe süre ve imkan tanınması olmalıdır. Kredinin, eşler tarafından ödendiğinin tespit edilememesi durumunda ise baba tarafından çekilen kredinin TMK’nin 220/2 maddesi hükmü gereği davalının kişisel malı olduğunun kabulü ile hesap yapılmalıdır. Buna göre, edinme tarihindeki araç değeri belirlenerek, araç alım bedeli içinde çekilen kredinin oransal karşılığı bulunmalı, bu oran ile aracın tasfiye tarihi (bozmadan sonra verilecek karara en yakın tarih) itibariyle tespit edilecek değeri çarpılarak davalı lehine denkleştirilmesi gereken (TMK mad. 230) meblağ belirlenmelidir. Aracın, tasfiye tarihindeki değerinden denkleştirilecek meblağ düşümü ile kalan artık değer üzerinden ise davacının katılma alacağı hesaplanmalıdır.

Kabule göre de, tasarruf ilkesinin doğal bir sonucu olarak hakim, tarafların iddia ve savunmaları ile bağlı olup, talepten fazlaya veya başka bir şeye hüküm veremez. Eş söyleşiyle hakim, davacının talep sonucu ile bağlı olduğundan, bu talepten fazlasına karar veremez (HMK mad. 26). Davacı taraf, dava konusu aracın yarı değerini talep etmiş olup bozmadan sonra sundukları 08.11.2017 tarihli dilekçede talep miktarı 13.571,00 TL olarak açıklanmıştır. Mahkemece, talep miktarını aşarak yazılı şekilde 14.112,50 TL alacağa hükmedilmesi usul ve Yasaya aykırı olmuştur.

B-) Boşanmadan Önce Satılan Ev – Boşanmadan Önce Evi Satmak – 

1-) Mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan malların, bu tarihteki durumlarına göre, ancak tasfiye tarihindeki sürüm(rayiç) değerleri esas alınır. Yargıtay uygulamalarına göre, tasfiye tarihi karar tarihidir.

Tasfiyeye konu edilen davalı … adına kayıtlı … ve …daki meskenler yönünden katılma alacağı hesabında taşınmazların karardan iki sene önce gerçekleştirilen keşif tarihindeki değerlerinin esas alınması hatalı olmuştur. Mahkemece, bozma nedeniyle güncelliğini yitireceğinden taşınmazların tasfiye tarihi (bozmadan sonra verilecek karar tarihine en yakın) itibariyle sürüm (rayiç) değerleri belirlendikten sonra davacının bu taşınmazlar yönünden katılma alacağının hesaplanması gerekmektedir.

2-) Her ne kadar taşınmaz anne tarafından çocuğuna satış olarak gösterilse de bağış harç miktarının yüksek olması nedeniyle bu yola başvurulmuştur. Bu nedenle söz konusu taşınmaz anneden satış yoluyla alınsa bile edinilmiş mal değil kişisel mal sayılır. 

T.C. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2022-7200 E. 2023-4827 K. 18.10.2023 T.

I. DAVA

1.Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; tarafların 27.11.2017 tarihinde açılan boşanma davası sonucunda boşandıklarını ve kararın kesinleştiğini, mal rejiminin devamı süresince davacının katkılarıyla İstanbul İli, … İlçesi, … Mahallesi 1000 ada 7 parselde bulunan daireyi satın aldıklarını, davalının, boşanma davası açılınca söz konusu yeri muvazaalı olarak, aynı zamanda değerinin çok altında ve boşanma davası açıldığından haberdar olan babası …’ye devrettiğini, devir tarihinin 01.12.2017 olduğunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 227 nci ve 229 uncu maddelerine göre davacının haklarının hesaplanması gerektiğini, bu tür kazandırma veya devirlere ilişkin uyuşmazlıklarda mahkeme kararının, davanın kendisine ihbar edilmiş olması koşuluyla, kazandırma veya devirden yararlanan üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebileceğini, devrin mal kaçırma ve muvazaalı olduğunu, davalının babası …’ye ihbarı gerektiğini, mal rejiminin tasfiyesi ile şimdilik 1.000,00 TL katılma alacağının yasal faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

2.Davacı vekili 25.09.2020 tarihli dilekçesi ile; 1.000,00 TL olan dava değerini 61.500,00 TL daha artırdıklarını ve toplam 62.500,00 TL katılma alacağının faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

II. CEVAP

1.Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; maddi durumunun kötü olduğunu, evi alacak maddi durumu olmadığını, evi satın almadıklarını, annesinin sağlığında kendisine, babasına ve kardeşlerine paylaştırdığını, davalının da bir işte çalışmadığını, geçimlerini borç harç sağladıklarını, boşandıktan sonra çocuklarının ve kendisinin tamamen babasının maddi desteğine ihtiyaç duyduklarını, haksız davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

2.İhbar olunan … dilekçesinde; taşınmazın eşi … adına tapuya kayıtlıyken 1988 yılından başlayarak 1996 yılına kadar bina yaptıklarını, 2007 yılında eşinin mirasta kavga çıkmasın diyerek kendisine ve çocuklarına bedelsiz pay devrettiğini, hibe olmasına rağmen harcı yüksek olduğundan satış gösterildiğini beyan etmiştir.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davaya konu taşınmaz eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu 20.04.2007 tarihinde satın alınarak davalı eş adına tescil edilse de, taşınmazın arsasının 20.04.2007 tarihinde davalının annesi tarafından davalıya satış gösterilmek suretiyle devredildiği, tüm tanık beyanları, dava konusu taşınmaza ait tapu kaydı, resmi senet, yapı kullanma izin belgesi ve hayatın olağan akışına göre tapuda satış gösterilse bile annesinin davalıya satışının bağış niteliğinde olduğu, aynı gün davalının annesine ait olan arsa ve o tarih itibarıyla üzerinde mevcut olan binanın davalının diğer kardeşleri ve babasına da anne tarafından devredildiği, annenin mirasçılar arasında rızaen taksim yaptığı, bu durumun aksinin davacı tarafından kanıtlanamadığı, arsasının intikalinin bağış olması nedeniyle davacının kişisel malı olduğunun kabul edilerek, arsa üzerinde o tarihte binanın da bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF

A. İstinaf Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

B. İstinaf Sebepleri

Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davasının gerekçesiz reddedildiğini, dairenin davacının katkılarıyla alındığını, dosya içeriği ve tanık beyanlarıyla durumun açık olduğunu, evliliğin 2003 yılında gerçekleştiğini, edinim tarihinin 2007 olduğunu, taşınmazın boşanma davasının açıldığı 27.11.2017 tarihinden sonra davalının babasına satıldığını, tanık …’nın beyanında evin iki tarafın çalışmasıyla davalının babasından satın alındığının, tanık ..’in davacının ev satın almak için para biriktirdiğini ve evi dededen satın aldıklarını bildirdiğini, davanın reddinin hukuka aykırı olduğunu, miras yoluyla edinilmiş bir mal olmayıp müvekkilinin katkıları ve davalının katkılarıyla satın alındığını, davalının dayanmadığı ve delillendirmediği hususlara dayanıldığını, aile konutu şerhi olduğunu, satış bedelinin farklı olmasının bağış olmadığını ve satışı doğruladığını, tapuda da bağış olmadığını, davanın kabulü gerekirken reddinin hatalı olduğunu ileri sürerek davanın reddi nedeniyle istinaf yoluna başvurmuştur.

C. Gerekçe ve Sonuç

Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; dosya içerisindeki intikalleri gösterir tapu kayıtlarına, taşınmazın davalı ve dava dışı paydaşlarına intikal şekline ve paydaşlarına, dosya kapsamına ve talebin niteliğine göre, dava konusu taşınmazın bedelsiz devir yoluyla davalıya annesi tarafından devredildiği, kişisel mal olduğu, İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve esas yönünden kanuna uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

V. TEMYİZ

A. Temyiz Yoluna Başvuranlar

Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

B. Temyiz Sebepleri

Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde de belirttiği sebeplerle davanın reddi yönünden kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.

C. Gerekçe

1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme

Uyuşmazlık, tasfiye konusu taşınmazların davalıya bağışlanıp bağışlanmadığı, taşınmazların edinilmiş mal olup olmadığı ve ispat noktasında toplanmaktadır. Dava, katılma alacağı istemine ilişkindir.

2. Değerlendirme

1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.

2. Temyizen …, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle davacının dava dilekçesinde katılma alacağı isteminde bulunduğunun, 01.01.2002 tarihinden sonra davalı erkek adına edinilen taşınmazlar her ne kadar kanuni karine gereğince edinilmiş mal ise de, tüm dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre, davalının annesinin çocuklarına ölmeden önce mirası paylaştırma amaçlı yapılan karşılıksız bir kazandırma olduğunun anlaşılmasına göre usul ve kanuna uygun olup davacı kadın vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

10 Yıllık Kiracının Tahliyesi İle İlgili Yargıtay Kararları

10 Yıllık Kira Sözleşmesinin Feshi Yargıtay Kararları

1- ) TBK’ nun 347/2. maddesi maddesi gereğince belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilir

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/7129 Esas 2017/17713 Karar 

* KİRALANANIN TAHLİYESİ İSTEMİ ( Belirsiz Süreli Kira Sözleşmesinin Feshi – 6101 S.K. Geçici 2.Maddesi Uyarınca Bu Kanunun Yürürlüğe Girmesinden Önce TBK’nın 347. Maddesinin Birinci Fıkrasının Son Cümlesinde Öngörülen Kira Sözleşmelerinde 10 Yıllık Uzama Süresi Dolmamış Olmakla Birlikte Geri Kalan Süre Beş Yıldan Daha Kısa Olanlar Hakkında Yürürlüğe Girdiği Tarihten İtibaren Beş Yıl/On Yıllık Uzama Süresi Dolmuş Olanlar Hakkında da Yürürlüğe Girdiği Tarihten İtibaren 2 Yıl Sonra Uygulanacağı )

* BİLDİRİM YOLUYLA SÖZLEŞMENİN SONA ERMESİ ( Kiracı Belirli Süreli Sözleşmelerin Süresinin Bitiminden En Az Onbeş Gün Önce Bildirimde Bulunmadıkça Sözleşmenin Aynı Koşullarla Bir Yıl İçin Uzatılmış Sayılacağı )

* ON YILLIK UZAMA SÜRESİ ( Belirsiz Süreli Kira Sözleşmesinin Feshi – Kiraya Verenin Sözleşme Süresinin Bitimine Dayanarak Sözleşmeyi Sona Erdiremeyeceği/Ancak On Yıllık Uzama Süresi Sonunda Kiraya Verenin Bu Süreyi İzleyen Her Uzama Yılının Bitiminden En Az Üç Ay Önce Bildirimde Bulunmak Koşuluyla Herhangi Bir Sebep Göstermeksizin Sözleşmeye Son Verebileceği )

* GEÇMİŞE ETKİLİ OLMAMA KURALI ( TBK’nın Yürürlüğe Girdiği Tarihten Önceki Fiil ve İşlemlere Bunların Hukuken Bağlayıcı Olup Olmadıklarına ve Sonuçlarına Bu Fiil ve İşlemler Hangi Kanun Yürürlükte İken Gerçekleşmişse Kural Olarak O Kanun Hükümlerinin Uygulanacağı – TBK’nın Yürürlüğe Girmesinden Sonra Bu Fiil ve İşlemlere İlişkin Olarak Gerçekleşecek Temerrüt Sona Erme ve Tasfiyenin TBK Hükümlerine Tabi Olacağı )

* BELİRSİZ SÜRELİ KİRA SÖZLEŞMESİNİN FESHİ ( Belirsiz Süreli Kira Sözleşmelerinde Kiracının Her Zaman Kiraya Verenin İse Kiranın Başlangıcından On Yıl Geçtikten Sonra Genel Hükümlere Göre Fesih Bildirimiyle Sözleşmeyi Sona Erdirebileceği )

* FESİH BİLDİRİMİ ( Sözleşmede veya Kanunda Belirtilen Fesih Dönemine veya Bildirim Süresine Uyulmamışsa Bildirimin Bir Sonraki Fesih Dönemi İçin Geçerli Olacağı – Davalıya Tebliğ Edilen İhtarın 6098 S.K. Md. 328/Son Maddesi Uyarınca Bir Sonraki Fesih Dönemi İçin Geçerli Olacağı/Fesih Bildiriminin Altı Aylık Kira Döneminin Sonu İçin Üç Aylık Fesih Bildirim Süresine Uyularak Yapıldığı ve Davanın Süresinde Açıldığı Anlaşılmakla İşin Esasının İncelenmesi Gerekirken Davanın Süre Yönünden Reddinin İsabetsiz Olduğu )

ÖZET : Dava, kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir.

TBK’ nın 328/son maddesine göre, “Sözleşmede veya kanunda belirtilen fesih dönemine veya bildirim süresine uyulmamışsa, bildirim bir sonraki fesih dönemi için geçerli olur” düzenlemesi bulunmakta olup, davalıya tebliğ edilen ihtar TBK’ nın 328/son maddesi uyarınca bir sonraki fesih dönemi için geçerli olacağından, fesih bildiriminin altı aylık kira döneminin sonu için üç aylık fesih bildirim süresine uyularak yapıldığı ve davanın süresinde açıldığı anlaşılmakla işin esasının incelenmesi gerekirken, davanın süre yönünden reddine karar verilmesi isabetsizdir.

DAVA : Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı; davalının 24.03.1994 yılından itibaren sözlü kira sözleşmesi uyarınca kiracı olduğunu, sözleşmenin belirsiz süreli olduğunu, 10 yıllık uzama süresinin dolduğunu ileri sürerek, davalının tahliyesini istemiştir.

Davalı; davanın süresinde olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, 24.09.2014-24.03.2015 dönemine göre ihtarın sürede olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347.maddesi hükmüne göre, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiraya veren sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.

Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilirler.

6101 Sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun Geçici 2.maddesi uyarınca, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce TBK.nun 347.maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinde 10 yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl, on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 2 yıl sonra uygulanacağı öngörülmüştür.

Olayımıza gelince; Davacı 24.03.1994 başlangıç tarihli sözlü kira sözleşmesine dayanarak TBK’ nun 347. maddesi gereğince sözleşmenin sona ermesi sebebiyle tahliye isteminde bulunmuştur. Davalı sözleşmenin başlangıcına karşı çıkmamıştır. Bu durumda uyuşmazlığın TBK’ nun 347/2 maddesinde düzenlenen belirsiz süreli kira sözleşmesinin sona ermesi hükümlerine göre çözümlenmesi gerekir.

TBK’ nun 347/2. maddesi maddesi gereğince belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilir. Davacı tarafından davalıya gönderilen 05.01.2015 tarihli ihtarı davalıya 09.01.2015 tarihinde tebliğ edilmiş dava ise 23.10.2015 tarihinde açılmıştır.

TBK’ nun 328/son maddesinde; “Sözleşmede veya kanunda belirtilen fesih dönemine veya bildirim süresine uyulmamışsa, bildirim bir sonraki fesih dönemi için geçerli olur.” düzenlemesi bulunmaktadır. Bu durumda davalıya 09.01.2015 tarihinde tebliğ edilen ihtar TBK’ nun 328/son maddesi uyarınca bir sonraki fesih dönemi için geçerli olacağından, fesih bildiriminin altı aylık kira döneminin sonu için üç aylık fesih bildirim süresine uyularak yapıldığı ve davanın süresinde açıldığı anlaşılmakla işin esasının incelenmesi gerekirken, davanın süre yönünden reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle 6100 Sayılı …ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde temyiz edene iadesine, 6100 Sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 Sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 14.12.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

2-) İhtarnamenin süresinde keşide edilerek tebliğ edildiği, davanın da süresinde açılmış olduğu anlaşıldığından davanın kabulü ile kiralananın tahliyesine karar verilmesi gerekir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2018/4013 Esas 2018/6997 Karar 

Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içerisinde davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı, davalı ile aralarında 01.01.1985 başlangıç tarihli bir yıl süreli kira sözleşmesi bulunduğunu, davalının on yıldan fazla süredir dava konusu taşınmazda kiracı olduğunu, davalıya ihtar gönderdiklerini buna rağmen davalının taşınmazı tahliye etmediğini belirterek kiralanandan tahliyesini istemiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Kiralanan, niteliği itibariyle Türk Borçlar Kanunu’nun konut ve çatılı iş yeri kiralarına ilişkin hükümlere tabidir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi hükmü gereğince konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.
6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunu’nun Geçici 2. maddesinde bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesinin son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinden on yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl, on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl sonra uygulanacağı belirlenmiştir.
Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilirler.
Somut olayda; Taraflar arasında 01.01.1985 başlangıç tarihli bir yıl süreli kira sözleşmesi hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Belirtilen sözleşme uyarınca 25.09.2014 keşide, 30.09.2014 tebliğ tarihli ihtarnamenin son uzama yılı olan 01/01/2014 ile 01/01/2015 tarihine nazaran 01/01/2015 tarihinden 3 ay önce keşide edilerek tebliğ edildiği, davanın da süresinde açılmış olduğu anlaşıldığından davanın kabulü ile kiralananın tahliyesine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle tahliye isteminin reddine karar verilmesi doğru değildir.
Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

3-) Taraflar arasındaki kira sözleşmesinin 31.12.2012 tarihinde yenilenmiş olması nedeniyle 10 yıllık süre bu tarihten itibaren başlayacaktır. 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/17243 Esas 2018/5100 Karar

Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda davanın konusuz kalması nedeniyle davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı, davalı ile aralarındaki kira ilişkisinin 1985 yılından bu yana devam ettiğini, Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi gereğince akdin feshini ve davalının kiralanandan tahliyesini istemiştir. Davalı, davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece, davanın konusuz kalması nedeniyle davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm davacı tarafından vekalet ücretine hasren temyiz edilmiştir. Kiralanan, niteliği itibariyle Türk Borçlar Kanununun konut ve çatılı iş yeri kiralarına ilişkin hükümlere tabidir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi hükmü gereğince konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunu’nun Geçici 2. maddesinde bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce Türk Borçlar Kanununun 347. Maddesinin son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinden on yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl, on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl sonra uygulanacağı belirlenmiştir. Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilirler.Somut olayda; Taraflar arasındaki kira sözleşmesinin 31.12.2012 tarihinde yenilenmiş olması nedeniyle on yıllık sürenin bu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı ve dava tarihine göre 10 yıllık uzama süresi dolmadığından tahliye koşullarının oluşmadığı anlaşılmış ise de; bu husus temyiz edenin sıfatına göre bozma sebebi sayılmamıştır. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, 4.50 TL bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine, 6100 sayılı HMK’nun Geçici Madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.05.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

4-)Taraflar arasında imzalanan kira sözleşmesinin 10 yıllık olması halinde 10 yıllık uzama süresi kira sözleşmesindeki 10 yılın bitmesinden sonra başlayacaktır. 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2018/1108 Esas 2018/6817 Karar

ÖZET: Taraflar arasında imzalanan kira sözleşmesi hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesi geçerli olup tarafları bağlar. Kira sözleşmesinde 10 yıl olarak kararlaştırılan sözleşme süresi 31.03.2014 tarihinde dolmuş olup, bu tarihten itibaren 10 yıllık uzama süresi işlemeye başlayacağından, 31.03.2024 tarihinden önce bildirim yoluyla taşınmazın tahliyesinin istenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamış ve davalı vekilinin karar düzeltme talebinin kabulü ile Dairemizin onama kararı kaldırılarak, sonuç itibariyle doğru olan yerel mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle gerekçesi düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.

Davacı … vd. ile davalı … Alışveriş Hizmetleri Ve Gıda San. Tic. A.Ş. aralarındaki kiralananın tahliyesi davasına dair … 8.Sulh Hukuk Mahkemesinden verilen 24/12/2015 günlü ve 2015/828 E.-2015/1059 K. sayılı hükmün onanması hakkında dairece verilen 20/09/2017 günlü ve 2017/4387 E.-2017/12331 K. sayılı ilama karşı davalı vekili ve katılma yoluyla davacı vekili tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiştir.

Düzeltme isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacılar, davalı şirketin dava konusu taşınmazı 01.04.2004 başlangıç tarihli 10 yıl süreli yazılı kira sözleşmesi ile kiraladığını, 10 yıllık sürenin dolduğunu, … 2. Noterliği’nin 29.04.2014 tarih ve 06236 yevmiye nolu fesih ihbarnamesi ile sözleşmenin fesih edildiğini, ancak davalının kiralananı tahliye ve teslim etmediğini, … 9.Noterliğinin 30.04.2015 tarih, 05265 yevmiye nolu ihtarnamesi ile yasal yollara başvurulacağının davalıya ihtar edildiğini belirterek Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi gereğince taşınmazın tahliyesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı; dava konusu taşınmazda 01.04.2004 başlangıç tarihli, on yıl süreli kira sözleşmesi ile kiracı olarak bulunduğunu, davacının tahliye davası dayanak olarak gösterdiği Türk Borçlar Kanunu 347. maddesi gereğince kira sözleşmesinin süre bakımından feshine ilişkin hukuki şartların oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; “…kira sözleşmesinin başlangıç tarihinin 01.04.2004 tarihi olduğu, Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihi itibariyle 10 yılın dolmadığı, bu durumda geçici ikinci maddeye göre yürürlük tarihinin 5 yıl ertelendiği ve 01.07.2017 ‘den sonra dava konusu sözleşme ile ilgili Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesinin yürürlüğe girmesi sebebiyle davanın reddine karar vermek gerektiği..” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hükmün davacı tarafça temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 20.09.2017 tarih 2017/4387 E-2017/12331 K sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmiş, bunun üzerine davacı ve davalı tarafça karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.

1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı tarafın Dairemizin 20.09.2017 tarih 2017/4387 E-2017/12331 K sayılı ilamına karşı sair düzeltme istemleri yerinde değildir.

2-) Davalının karar düzeltme istemi üzerine yapılan incelemede;

Kiralanan, niteliği itibariyle Türk Borçlar Kanunu’nun konut ve çatılı iş yeri kiralarına ilişkin hükümlere tabidir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi hükmü gereğince konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az on beş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.

6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunu’nun Geçici 2. maddesinde, bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce Türk Borçlar Kanununun 347. maddesinin son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinden on yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl, on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl sonra uygulanacağı belirlenmiştir.

Taraflar arasında imzalanan 01.04.2004 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli kira sözleşmesi hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesi geçerli olup tarafları bağlar. Kira sözleşmesinde 10 yıl olarak kararlaştırılan sözleşme süresi 31.03.2014 tarihinde dolmuş olup, bu tarihten itibaren Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesinde belirlenen 10 yıllık uzama süresi işlemeye başlayacağından, 31.03.2024 tarihinden önce bildirim yoluyla taşınmazın tahliyesinin istenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamış ve davalı vekilinin karar düzeltme talebinin kabulü ile Dairemizin onama kararı kaldırılarak, sonuç itibariyle doğru olan yerel mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle gerekçesi düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalının karar düzeltme isteminin kabulüne, dairemizin 20.09.2017 tarih 2017/4387 E-2017/12331 K sayılı onama kararının kaldırılarak, yerel mahkeme kararının gerekçesi düzeltilerek ONANMASINA, peşin alınan karar düzeltme harcının talebi halinde davalıya iadesine, 20.06.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Konut İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Yargıtay Kararları

Konut İhtiyacı Nedeniyle Tahliye Yargıtay Kararları

1-) Davacının oturduğu ev ile ilgili yıkım kararı olması ve davacının 1+1 yazlık eve geçici olarak geçmesi nedeniyle ihtiyacın samimi ve zorunlu olduğunun kabulü gerekir. 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 01.03.2018 Tarihli 2018/1057 E. – 2018/1859 K. 

Davacı, halen eşi adına kayıtlı taşınmazda oturduğunu, bu taşınmazın riskli yapı kabul edildiğini ve yıkım aşamasında olduğunu, kiralanan konuta ihtiyaçları bulunduğunu belirterek davalının kiralanandan tahliyesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı, ihtiyacın samimi olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, ihtiyacın samimi ve zorunlu olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
İhtiyaç iddiasına dayalı davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Devamlılık arz etmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir.
Somut olayda; hükme esas alınan 01.04.2014 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacının halen oturduğu ve eşi adına kayıtlı olan taşınmaz hakkında 6306 sayılı yasa kapsamında yıkım kararı alınmış olduğu, davacı tanıklarının anlatımından ise davacının eşyalarını bir depoya bıraktığı ve…’ da bulunan 1+1 yazlık eve geçici olarak taşındıkları anlaşılmaktadır. Bu durumda toplanan deliller birlikte değerlendirildiğinde davacının ihtiyacının gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kabulü gerekir. Mahkemece bu nedenle davanın kabulü ile davalının kiralanandan tahliyesine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

2-) Davaya dayanak teşkil eden ihtar, sözleşmenin aynı koşullarla bir yıl yenilenmesinden sonra gönderildiği için sonraki kira dönemine ilişkin hüküm ifade etmektedir. Bu nedenle süresinde açılmayan davanın reddine karar verilmesi gerekir. 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 06.07.2017 Tarihli 2017/4069 E. – 2017/11195 K. 

Davacı vekili, taraflar arasında 01/10/2011 başlangıç tarihli 1 yıl süreli kira sözleşmesi bulunduğunu, davalıların bu sözleşmeye dayalı olarak davacıya ait konutta kiracı olduklarını ancak müvekkilinin ağır rahatsızlıkları nedeniyle hastaneye bağımlı yaşadığını ve evinin bulunduğu Beylikdüzü adresinden tedavi gördüğü hastanelere ulaşımın zor olduğunu bu nedenle kiralanan taşınmaza ihtiyacı olduğunu belirterek davalıların taşınmazdan tahliyelerine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, zaruri ve samimi ihtiyaç nedeniyle davanın kabulü ile tahliyeye karar verilmiş, hüküm davalılar tarafından temyiz edilmiştir.
6098 sayılı TBK.’nun 350/1. maddesi hükmüne göre ihtiyaç iddiasına dayalı olarak açılacak tahliye davalarının belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde bu kanunun 328. maddesinde fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açılması gerekir. TBK.’nun 353. maddesi uyarınca kiraya veren, daha önce veya en geç davanın açılması için öngörülen sürede dava açacağını kiracıya yazılı olarak bildirmişse dava, bildirimi takip eden uzayan bir kira yılı sonuna kadar açılabilir. Dava açma süresi kamu düzenine ilişkin olup, davalı ileri sürmese bile mahkemece kendiliğinden göz önünde bulundurulması gerekir.

Olayımıza gelince; Taraflar arasında düzenlenen 01/10/2011 başlangıç tarihli 1 yıl süreli kira sözleşmesi hususunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacı kiraya veren, 30/12/2013 tarihinde keşide ettiği, 31/12/2013 tarihinde muhataplarınca tebliğ olunan ihtarname ile ihtiyaç iddiası ve tahliye istemini bildirerek 29/04/2014 tarihinde işbu davayı açmıştır. Ne var ki davaya dayanak teşkil eden ihtar, sözleşmenin 01/10/2013 tarihinde aynı koşullarla bir yıl yenilenmesinden sonra gönderildiğinden ancak 01/10/2014-01/10/2015 kira dönemine ilişkin hüküm ifade etmektedir Açıklanan bu olgu karşısında erken açılmakla süresinde olmayan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde kiralananın tahliyesine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

3-) Kiralanan yerin dava aşamasında tahliye edilmesi nedeniyle talebin konusuz kaldığı bu nedenle “Karar verilmesine yer olmadığı” kararı verilmelidir. Yine davacının haklı olduğu gözetilerek yargılama giderlerine ve vekalet ücretine takdir edilmelidir. 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 29.06.2021 Tarihli 2017/6-1540 E. – 2021/878 K. 

Dava ve Karar: 1. Taraflar arasındaki “kiralananın tahliyesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 17. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; müvekkilinin konut ihtiyacı için satın aldığı taşınmazda davalının eski malikin kiracısı olarak oturduğunu, önceki malikle yapılan kira sözleşmesinin yenilenmeyeceğinin noter aracılığı ile gönderilen ihtarname ile davalıya bildirildiğini ancak davalının kiralananı boşaltmadığını ileri sürerek kiralananın tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı cevabı:
5. Davalı vekili; yurt dışında yaşayan davacının Türkiye’ye kesin dönüş yapacağı iddiasının gerçek dışı ve farazi olduğunu, geçici bir ihtiyacın tahliye nedeni yapılamayacağını, davanın hukukî bir dayanağının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkeme Kararı:
6. İstanbul Anadolu 17. Sulh Hukuk Mahkemesinin 07.05.2013 tarihli ve 2012/1125 E., 2013/321 K. sayılı kararı ile; davacının Türkiye’ye kesin dönüş yapacağı iddiasını pasaport işlemleri itibariyle kanıtlayamadığı, davalı tarafla yaptığı görüşmeye göre evi yatırım maksatlı aldığını beyan ettiği, hukukta yeri olmasa da bu aşamada dava konusu edilen eve davacının değil davalının ihtiyacının daha fazla olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

8. Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 25.09.2013 tarihli ve 2013/11643 E., 2013/13045 K. sayılı kararı ile;
“…Davacı vekili, ihtiyaçlı davacının yurtdışında yaşadığını ve yurda kesin dönüş yapacağını belirterek bu davayı açmıştır. Her ne kadar yargılama sırasında kesin dönüş yapılacağını bildirir dilekçe sunmamış ve yaz aylarında Türkiye’ye kesin dönüş yapacaklarını söylemiş ise de, davacı vekilinin temyiz dilekçesi ekinde sunmuş olduğu davacının eşinin ABD’de çalıştığı şirketten 31.05.2013 tarihinde istifa ettiğini belirtir belge ile Türkiye’ye kesin dönüş yapmak için 10.05.2013 tarihli ikametgah nakil belgesi aldığına ilişkin belgelere göre ihtiyacın samimi olduğunun kabulü ile davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

9. Mahkemenin 04.02.2014 tarihli ve 2013/800 E., 2014/63 K. sayılı kararı ile; Özel Dairenin temyiz aşamasında sunulan belgeye dayanarak ve 07.05.2013 tarihli celsede bizzat davacı vekilinin “…müvekkilimin Türkiye’ye kesin dönüş yapacağı düşüncesine dayanılarak açılmış bir dava değildir…” sözü ortada iken bozma kararı vermesinin dosyanın oluşuna uygun düşmediği, davacının ihtiyacının samimi görülmediği, bu nedenle direnme kararı verilmesi gerektiği ancak taşınmazın tahliye edilmiş olması nedeniyle talebin konusuz kaldığı gerekçesiyle karar ittihazına yer olmadığına, yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına ve davalı lehine maktu vekâlet ücreti takdirine karar verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı yeni malikin konut ihtiyacının gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanıp kanıtlanmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. ÖN SORUN
12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; bozma kararından sonra 31.01.2014 tarihinde gerçekleşen tahliye nedeniyle Mahkemece direnme adı altında verilen “davanın konusuz kalması nedeniyle karar ittihazına yer olmadığına” dair kararın gerçekte yeni hüküm olup olmadığı, buna göre temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılacağı ön sorun olarak tartışılmıştır.

13. Yapılan görüşmelerde kiralananın yargılama sırasında ancak Özel Dairenin bozmasından sonra davalı tarafından tahliye edilmiş olması nedeniyle, davanın konusuz kaldığı, Mahkemece verilmesi gereken kararın kuşkusuz “karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde olması gerektiği ancak davanın yargılama giderleri açısından devam edeceği, yargılama giderlerinin davanın açıldığı tarihteki haklılık durumuna göre belirlenmesi gerektiği ve bozma kararına karşı Mahkemenin davacının dava açmakta haksız olduğu gerekçesindeki ısrarı nedeniyle direnme kararı verilmesinin usulüne uygun olduğu, uyuşmazlığın davacının tahliye isteminin gerçek ve samimi olup olmadığı noktasında toplandığı, dolayısıyla yeni hüküm bulunmadığı ve temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca yapılması gerektiği sonucuna varılarak ön sorunun bulunmadığına oy çokluğu ile karar verilerek, işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

IV. GEREKÇE
14. Dava, yeni malikin iktisap ve mesken ihtiyacı sebebiyle kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir

15. Hemen belirtmek gerekir ki, mülga 6570 sayılı Gayrimenkullerin Kiralanması Hakkında Kanun kapsamına giren bir taşınmazı iktisap eden kimse dilerse eski malik ile kiracı arasında yapılmış sözleşmeye dayanarak sözleşmenin sonunda, dilerse Kanun’un 7/(d) maddesinde öngörülen sürelerden yararlanarak ihtiyaç nedeniyle tahliye davası açabilir. Yeni malikin bu seçeneklerden hangisi yararına ise onu tercih etme hakkı vardır.

16. Mülga 6570 sayılı Gayrimenkullerin Kiralanması Hakkında Kanun’un 7/(d) maddesi;
“Gayrimenkulü Medeni Kanun hükümlerine göre iktisabeden kimse kendisi veya eşi veya çocukları için tamamen veya kısmen mesken olarak ve yine kendisi veya eşi veya çocukları için bir meslek veya sanatın bizzat icrası maksadiyle iş yeri olarak kullanma ihtiyacında ise iktisap tarihinden itibaren bir ay zarfında kiracıyı keyfiyetten ihtarname ile haberdar etmek şartıyle altı ay sonra, tahliye davası açabilirler.”  şeklinde olup; yeni satın alan malike, eski malikin sözleşme süresinin sonunu beklemeden iktisap tarihinden bir ay içinde ihtarname tebliğ etmek koşuluyla, takip eden altı ay içinde tahliye davası açabilme olanağını tanımaktadır.

17. Nitekim, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 351. maddesinde de benzer bir düzenlemeye yer verilerek;
“Kiralananı sonradan edinen kişi, onu kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, kira sözleşmesini altı ay sonra açacağı bir davayla sona erdirebilir.
Kiralananı sonradan edinen kişi, dilerse gereksinim sebebiyle sözleşmeyi sona erdirme hakkını, sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açacağı dava yoluyla da kullanabilir.” hükmü getirilmiştir.

18. Dolayısıyla, yeni malik iktisap tarihinden itibaren bir ay içinde kiracıya tebliğ ettireceği ihtarname ile ihtiyaç iddiasını kiracıya bildirdikten sonra tahliye gerçekleşmezse takip eden altı ay içinde tahliye davası açabilecektir.

19. Açılacak davada tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın varlığının ayrıca kanıtlanması gerekir.

20. Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 13.02.2002 tarihli ve 2002/6-23 E.-2002/94 K.; 04.03.2009 tarihli ve 2009/6-74 E., 2009/98 K.; 18.02.2015 tarihli ve 2014/6-2410 E., 2015/818 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

21. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı 09.05.2012 tarihinde satın aldığı taşınmazda, eski malikin kiracısı olarak bulunan davalıya konut ihtiyacını belirterek kira sözleşmesinin yenilenmeyeceğini 10.05.2012 tarihli ihtarnameyle bildirmiş, kiralananın boşaltılmaması üzerine ihtiyaç nedeniyle davalının taşınmazdan tahliyesini istemiştir.

22. Az yukarda belirtildiği üzere taşınmazı iktisap eden kimse dilerse eski malik ile kiracı arasında yapılmış sözleşmeye dayanarak sözleşmenin sonunda, dilerse mevzuatta öngörülen sürelerden yararlanarak ihtiyaç nedeniyle tahliye davası açabilir. Yeni malikin bu seçeneklerden hangisi yararına ise onu tercih etme hakkı vardır. Nitekim, davacı da öngörülen sürelerden yararlanarak ihtiyaç nedeniyle tahliye isteminde bulunmuştur.

23. Gelinen noktada, uyuşmazlık çerçevesinde, davacının gerçek, samimi ve zorunlu bir konut ihtiyacı içinde olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı önem arz etmektedir.

24. İhtiyaç iddiasına dayalı davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Devamlılık arz etmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir.

25. Eldeki davada, dava tarihinde yurt dışında yaşayan davacının yurda dönüş ihtiyacı nedeniyle taşınmaz aldığı ve dolayısıyla satın alınan taşınmaza ihtiyaç duyduğu hususları yargılama sırasında dinletilmiş olan tanıklarla ispatlanmıştır. Ayrıca, dosya arasına temyiz aşamasında giren ABD’de çalışılan şirketten 31.05.2013 tarihinde istifa edildiğine dair belge ile Türkiye’ye kesin dönüş yapılmak için alınan 10.05.2013 tarihli ikametgâh nakil belgesinden ise konut ihtiyacının yargılama sırasında da devam ettiği anlaşılmaktadır.

26. Yargılama sırasında davaya konu konutun tahliye edilmiş olması nedeniyle, Mahkemece davanın konusuz kaldığından bahisle karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Bu noktada önem arz eden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 331/1 maddesi ise “Davanın konusuz kalması sebebiyle davanın esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hâllerde, hâkim, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve hükmeder.” şeklinde düzenlenmiştir.

27. Anılan madde doğrultusunda, davanın açıldığı tarihte haksız olduğu tespit edilen taraf yargılama giderlerini ödemekle yükümlü olacaktır. Davacının konut ihtiyacının gerçek, samimi ve zorunlu olduğu tüm dosya içeriği ile anlaşılmıştır. Bu durumda Mahkemece Özel Daire bozma kararına uyulmak suretiyle davanın açıldığı tarihte davacının haklı olduğu gözetilerek HMK’nın 331/1. maddesi uyarınca yargılama giderlerine ve vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

28. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

V. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 29.06.2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokmak Suçu Yargıtay Kararları

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokmak Beraat Kararları

1-) Sanığın olay anında 100 promilin altında olduğu, ayrıca sanığın güvenli sürüş yeteneğini kaybettiğine dair başkaca bir delil veya tespit bulunmadığı dikkate alındığında BERAATİNE karar verilmesi gerekir. 

Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2016/3381 E. – 2016/9737 K.  

*TRAFİK KAZASINDAN İKİ SAAT SONRA ALINAN RAPORDA SANIĞIN 57 PROMİL ALKOLLÜ OLDUĞUNUN TESPİT EDİLMESİ ( Kendi Şeridinde Seyreden Sanığa Atfedilecek Bir Kusur Bulunmadığı/Temyiz Dışı Diğer Sanığın Tam Kusurlu Olduğu – 1 Saatte Alkol Miktarının 0,12- 0,20 Promil Arasında Düştüğü Dikkate Alındığında Sanığın Olay Anında 100 Promilin Altında Olduğu/Ayrıca Sanığın Güvenli Sürüş Yeteneğini Kaybettiğine Dair Başkaca Bir Delil veya Tespit Bulunmadığından Sanığın Beraatine Karar Verileceği )
* GÜVENLİ SÜRÜŞ YETENEĞİNİN KAYBEDİLMESİ ( Alkol ve Uyuşturucu Maddenin Sırf Kullanılmış Olmasının Suçun Oluşması İçin Yeterli Olmadığı – Bireysel Farklılıkları da Elimine Edebilecek Şekilde 100 Promilden Yüksek Olarak Saptanan Alkol Düzeyinin Güvenli Sürüş Yeteneğini Kaybettireceğinin Bilimsel Olarak Kabul Edilmesi Gerektiği )

ÖZET : Trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan sanığın mahkûmiyetine dair hüküm kurulmuştur. Alkol ve uyuşturucu madde etkisiyle veya başka bir sebeple emniyetli bir şekilde araç kullanamayacak kişinin, bu halde araç kullanması suçu kasıtla işlenebilecek bir suçtur. Alkol ve uyuşturucu maddenin sırf kullanılmış olması bu suçun oluşması için yeterli olmamakla birlikte alkollü bir şekilde trafikte seyreden bir sürücünün alkol konsantrasyonu hangi seviyede olursa olsun bireysel farklılıklar göstermekle birlikte trafik güvenliği açısından değişen derecelerde risk oluşturabileceği, ancak bu durumun tehlike arz edecek düzeyde olup olmadığı, dolayısıyla sürücünün tesiri altında bulunduğu alkol seviyesinde araç kullanması halinde, güvenli sürüş yeteneğini kaybedip etmediği, bireyin o andaki sürüş ehliyetini belirleyebilecek dikkat, algı, denge, refleks, psikomotor ve nöromotor koordinasyon gibi nörolojik, nistagmus, akomadasyon, görme gibi oftalmolojik ve genel durumunun tespitine yönelik detaylı dahili muayenesine yönelik tıbbi verilerin değerlendirilmesi ile mümkün olabileceği, ancak böyle bir tespit yapılmamış olsa bile bireysel farklılıkları da elimine edebilecek şekilde 100 promilden yüksek olarak saptanan alkol düzeyinin, güvenli sürüş yeteneğini kaybettireceğinin, bilimsel olarak kabulü gerekir.
Olaydan iki saat sonra alınan raporda 57 promil alkollü olan sanığın idaresinde bulunan araç ile, meskun mahal dışında bulunan 8.4 metre genişliğindeki, aydınlatmanın bulunmadığı çift yönlü düz yolda gece vakti seyir halinde iken, karşı şeritte seyreden 248 promil alkollü olan temyiz dışı diğer sanık idaresindeki motosikletin şerit ihlali yapması ve motosikletin farının yanmaması nedeniyle, kendi şeridinde seyreden sanığın aracının ön sol kısmı ile, temyiz dışı diğer sanık idaresindeki motosikletin ön kısmına çarpması neticesinde, 1 kişi kemik kırığı olacak şekilde yaralanmıştır. Kendi şeridinde seyreden sanığa atfedilecek bir kusur bulunmadığı, meydana gelen olayda temyiz dışı diğer sanığın tam kusurlu olduğu, 1 saatte alkol miktarının 0,12-0,20 promil arasında düştüğü dikkate alındığında, sanığın olay anında 100 promilin altında olduğu, ayrıca sanığın güvenli sürüş yeteneğini kaybettiğine dair başkaca bir delil veya tespit bulunmadığı dikkate alındığında, sanığın beraati gerekir.

2-) Sanığın sadece kırmızı ışıkta geçmesi nedeniyle olayda maddi hasarlı yahut yaralamalı veya ölümlü bir trafik kazası olmadığı gibi sanığın aracını kişilerin hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare ettiğine dair de bir tespit yahut adli rapor bulunmaması nedeniyle BERAATİNE karar verilmesi gerekir. 

Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2020/924 E. , 2020/6740 K.

5237 sayılı Kanunun 179/2. maddesinin; “Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklinde olduğu; dosya kapsamına göre, sanığın sadece kırmızı ışıkta geçmesi nedeniyle mahkumiyetine karar verilmiş ise de olayda maddi hasarlı yahut yaralamalı veya ölümlü bir trafik kazası olmadığı gibi sanığın aracını kişilerin hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare ettiğine dair de bir tespit yahut adli rapor bulunmadığı, sanığın eyleminin sadece idari yaptırımı gerektirdiği gözetilmeksizin, unsurları oluşmayan suçtan dolayı sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilemeyeceğinin gözetilmemesinde isabet görülmediğinden bahisle, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 23/12/2019 gün ve 94660652-105-07-18184-2019-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden ihbar ve mevcut evrakı tevdi kılınmakla;
Dosya incelenerek gereği düşünüldü:
Olay günü sanık …’in idaresindeki araçla kendisine hitaben trafik ışığının kırmızı yanmasına durmayarak seyrine devam ettiği, durumu fark eden polis memurlarınca takip edilerek durdurulduğu, görevli polis memurlarınca sanık hakkında idari para cezası uygulandığı, olaydan hemen sonra polis merkezi amirliğinde beyanı alınan şüphelinin bir miktar alkollü olduğunu beyan etmesine rağmen alkolmetre cihazını üflemeyi kabul etmediği, sanığın alkollü olup olmadığının, alkollü ise ne miktarda alkollü olduğunun belirlenmesi için kan testi de yapılmadığı, hükme esas iddianamede sanığın yalnızca kırmızı ışık ihlali olduğundan bahsedildiği anlaşılmakla salt kırmızı ışık ihlali yapılmış olmasının TCK’nın 179/2. maddesinde tanımlı trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunu oluşturmayacağı gözetilmeden kovuşturmayı yürüten mahkemece sanığın beraati yerine yalnızca kırmızı ışık ihlali yapması dolayısıyla sanığın mahkumiyetine karar verilmesinde isabet görülmemiş olup,
Kanun yararına bozma talebine atfen düzenlenen tebliğnamedeki bozma isteği, incelenen dosya kapsamına göre yerinde görüldüğünden, Antalya 23. Asliye Ceza Mahkemesinin 09/07/2019 tarihli ve 2019/41 esas, 2019/652 karar sayılı kararının CMK’nın 309/4-d maddesi uyarınca isteme uygun olarak KANUN YARARINA BOZULMASINA, aynı Kanunun 309/4-d maddesinde yer alan, “Bozma nedenleri, hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmeder” şeklindeki düzenleme gereği bozma nedenine göre uygulama yapılarak, hüküm fıkrasının (1) numaralı bendi ile sanık hakkında “trafik güvenliğini tehlikeye sokma” suçundan tesis edilen mahkumiyet hükmünün tamamen hükümden çıkarılması, yerine aynı bende, “5237 sayılı Kanunun 179/2. maddesinde düzenlenen ‘trafik güvenliğini tehlikeye sokma’ suçunun oluşabilmesi için; kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare edilmesi gerektiği, somut olayda, sanığın salt kırmızı ışık ihlali yapılmış olmasının atılı suçu oluşturmayacağı anlaşılmakla; unsurları itibariyle oluşmayan atılı suçtan, 5271 sayılı CMK’nın 223/2-a maddesi uyarınca sanığın beraatine” cümlesinin eklenmesi ve diğer hususların aynen bırakılmasına, dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 07/12/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

3-) Sürücünün ehliyetsiz olması ve aracının arka stop lambasının çalışmaması nedeniyle sürücü hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu nedeniyle ceza verilmez. 

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 2021/1310 E. , 2021/21588 K.

Sanığın ehliyetsiz bir şekilde Ankara çevre yolu üzerinde gece vakti arka stop lambaları çalışmayan araç kullanması şeklinde gelişen olayda; dosya kapsamında sanığın kişilerin hayat, sağlık ve malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare ettiğinin delillerinin bulunmadığı, sadece ehliyetsiz olması ve arka stop lambaları çalışmayan araç kullanmasının, kasten işlenen trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunu oluşturmayacağı dikkate alınarak, unsurları oluşmayan atılı suçtan sanığın beraati yerine, yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi,

Yasaya aykırı, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nın 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 24.11.2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Düğünde Takılan Takılar Kime Aittir Yargıtay

Düğünde takılan altınlar kimindir? Düğünde takılan altınlarla ilgili en güncel Yargıtay kararı aşağıdaki gibidir:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1038 E.  ,  2021/458 K.

Mevzuatımızda, düğün sırasında takılan ziynet ile parasal değeri olan bütün eşyanın aidiyeti konusunda yazılı bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenledir ki, örf ve adet hukuku uygulanmaktadır. Yargıtayın yerleşik uygulamasına, yaygın örf ve adet ile ülke gerçeklerine göre kural olarak, düğün sırasında takılan ziynet eşyası ve paralar kim tarafından ve hangi eşe takılırsa takılsın aksine bir anlaşma ya da örf ve adet kuralı olmadığı takdirde kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı kabul edilir. Yani erkeğe takılan ziynetler ve paraların da aksi kanıtlanmadığı müddetçe kadına ait olduğu kabulü vardır. Söz konusu ziynet eşyasının (altın vs.) evlenme sebebiyle gerek ailelerce ve gerek yakınlarca kadına geleceğinin güvencesi olarak takıldığı kabul edildiğinden emaneten (geçici olarak) takıldığı konusunda kadının bir kabulü olmadığı sürece genel kural kabul edilecektir. Artık, ziynetlerin geri istenmemek üzere verildiği iddia ve ispat edilmedikçe, bunları alan iade etmekle yükümlüdür.
İspat külfetinin hangi tarafta olduğu hususunun, yukarıda bahsedilen hukuki düzenleme çerçevesinde çözümlenmesi gerekmektedir. Davalı genel kuralın aksine örf ve adetleri bulunduğunu iddia ettiğine göre bunu ispat külfeti kendisine düşmektedir. Davalı ispat amacıyla muhtar olan tanık …’ı dinletmiş; tanık iddia edilenden farklı olarak “bizim adetlerimiz düğünde takılan takılar, kıza takıldıysa kızın, oğlana takıldıysa oğlanın olur” şeklinde ifade vermiş; mahkemece tanığın beyanı esas alınarak hüküm kurulmuştur.
Hemen belirtmek gerekir ki, düğünde takılan takıların erkeğe ait olduğu yönünde örf ve adetleri bulunduğunu belirten davalının, dinlettiği tanığın beyanı ve Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına yansıyan yaygın örf ve adet karşısında daha köklü bir adetin varlığını ispatlayamadığı açıktır. Bu durumda genel kuraldan ayrılınmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.